Türkçe | Kurdî    yazarlar
Münih Güvenlik Konferansı’nın sonuçları ve dünyaya etkileri

2026-02-21

Sunulan raporlara bakılırsa, Washington yönetiminin aşamalı gerilemesi, Trump’ın Grönland hakkındaki pervasız açıklamaları AB nezdinde güvensizliğe yol açtı. Keza Amerika’nın Avrupa’ya yönelik tutumundaki zikzakları ve değişken tutumları teminat, şart koşma ve nefret karışımı bir senteze benziyor. Bu yüzden AB, bundan böyle sopayı ortasından tutup ABD ile ipleri koparmadan araya mesafe koyarak bağımsız hareket etmeye hazırlanıyor.

Faik Bulut

Münih konferansı dünya dengeleri altüst olduğu için gerçekleşti ama aynı zamanda alınacak kararları dört kıtadaki çok sayıda ülkenin iç ve dış ilişkilerini derinden etkileyecektir. Ancak Münih Konferansı’nın çok boyutlu küresel etkisini ayrıntılarıyla yazmak yerine, bu konuda uzman bazı yazarların analizlerine yer vereceğiz. Her özet analiz, bir diğeriyle bağlantılıdır ve tamamlayıcı halka işlevini görmektedir. Değerlendirmelerimize Askeri İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Gürsel Tokmakoğlu’nun 16 Şubat 2026 tarihli makalesinin özeti ile başlayacağız:

ABD-AB: YIKIM TOPU SİYASETİ

“Şubat 2026’da Münih Güvenlik Konferansında (MSC-Munich Security Report 2026), 1945 sonrası ABD liderliğindeki düzenin artık ‘yıkım altında’ (under destruction) olduğunu ve bağlı olarak ‘yıkım topu siyaseti’ (wrecking-ball politics) dönemine girildiğini vurgulandı. Avrupalı liderler, Donald Trump’ın ikinci yönetimi altındaki NATO’ya yönelik koşullu taahhütler, Ukrayna’ya dalgalı destek ve Grönland gibi konulardaki provokatif söylemler karşısında net bir zorunluluk dile getirdi: Avrupa; savunma, enerji, ekonomi, dijital alanlar, hammaddeler ve teknoloji boyutlarında stratejik özerkliğini hızlandırmak zorundadır.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, kıtanın ‘başka bir seçeneği olmadığını’ belirterek her alanda bağımsızlaşma çağrısı yaptı. AB Dış İlişkiler Sorumlusu Kaja Kallas ve Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in benzer vurguları ise Washington’la kopuş değil, daha büyük öz yeterlilik yönünde bir yeniden kalibrasyon sinyaliydi.

Bu unsurlar, AB’yi çok merkezli dünyada potansiyel bir ‘orta güç koalisyonu lideri’ konumuna getiriyor; ABD tek taraflılığı (unilateralizmi), Çin devlet kapitalizmi ve Rusya revizyonizmine karşı normatif ve düzenleyici bir alternatif sunuyor. Fakat yapısal zayıflıklar sürüyor: Doğu ve Batı Avrupalı üyeler arasındaki iç bölünmeler, yavaş karar alma mekanizmaları, demografik gerileme ve ABD’nin genişletilmiş caydırıcılığına kalıcı bağımlılık, Avrupa’nın potansiyelini eyleme dönüştürmesini engelliyor.

Türkiye Avrupa’nın bu yeniden konumlanmasında vazgeçilmez bir jeo-stratejik merkez olarak ortaya çıkıyor. Münih Güvenlik Konferansı sonrası dönemde Avrupa’nın stratejik özerklik ihtiyacı, Türkiye ile ilişkilerde klasik engelleri (Kıbrıs vetosu, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz tutumu, üyelik süreci dondurulması) kısmen aşındırma potansiyeli taşıyor.

Türkiye heyeti -Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın, TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar, Cumhurbaşkanlığı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç- Konferans’ta pragmatik angajmana odaklandı. Tartışmalar sırasında daha çok Avrupa’nın Rus enerji bağımlılığını azaltma ve Orta Asya’ya bağlantıyı güçlendirme ihtiyacında Türkiye’nin merkez rolü vurgulandı. Kalın’ın ikili görüşmeleri ise Suriye’nin evrilen dinamikleri, hibrit tehditler ve bölgesel istikrar konularında Ankara’nın kilit muhatap konumunu pekiştirdi.” (bkz. https://www.indyturk.com/node/772900/)

AMERİKA’NIN DEĞİL, TRUMP’IN KİŞİSEL SERVET EDİNME POLİTİKASI

ABD Dış İlişkiler Konseyi tarafından çıkarılan Foreign Affairs, iki ayda bir yayımlanan siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisidir. Mart 2026 sayısında dağıtıma çıkacak olan dergide imzası bulunan iki siyaset bilimci Alexander Cooley ile Daniel Nexon’a göre, Trump yönetiminin dış politikası, ulusal çıkarları değil; başkanın ve yakın çevresinin özel servetini artırmayı hedeflemektedir.

Her iki yazara bakılırsa, “Trump’ı gerçekçi lider ve güçlü rekabetçi ve müzakereci” diye niteleyen yorumcuların temel hatası şudur: Trump’ın dış politikasının Amerikan ulusal çıkarına hizmet ettiğini varsaymak! Hâlbuki o çok övülen Trump, şimdiki yönetiminde dış politikayı tamamen kişisel servet edinme ve sadık çevreye çıkar sağlama aracına dönüştürmüştür. Bu saptama, ABD’nin uluslararası sistemdeki rolünü ve güvenilirliğini doğrudan sorgulayan yapısal bir belirlemedir.”

NATO’YU AVRUPALILAŞTIRMA PROJESİ

Bu hususta AB yetkilileri ilginç önermelerde bulundular; birkaç örnek:

* NATO Genel Sekreteri Mark Rutte: “Münih Güvenlik Konferansı, katıldığım en kritik toplantılardan biri; zihniyette gerçek bir değişim var!”

* Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius: “ABD yıllardır aslan payını üstlendi, artık Avrupalılar adım adım daha fazlasını devralmalı. NATO’yu transatlantik tutmak için daha ‘Avrupalı’ hale getirmek doğal!”

* Fransa Savunma Bakanı Catherine Vautrin: “Avrupalılar zaten daha fazla sorumluluk almaya başladı.”

* Almanya Şansölyesi Friedrich Merz: “Kurallara dayalı uluslararası düzen artık mevcut değil! Büyük güç siyaseti (great power politics) her şeye hâkim olmuştur. ABD, muhtemelen lider konumunu kaybetti. Yine de Transatlantik bağlantının gücüne güvenerek ‘birlikte daha güçlüyüz’ (We are stronger together) diyor! Her durumda Avrupa, mevcut baskıları yeni ve iyi bir şey yaratmak için kullanmalıdır. Hegemonik hayallere kapılmadan ortak liderlik şarttır. Bağımsız Avrupa ordusu yerine NATO içinde daha dengeli, Avrupa ağırlıklı bir yapıya ihtiyaç var.

 

* Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger: “Avrupa ancak Avrupa ulusları birlikte durursa ayakta kalır! Avrupa, Rusya tehdidi ve ABD belirsizliği karşısında güvenlik tüketicisinden sağlayıcısına geçiş yapmalı; esnek liderlik koalisyonları kurmalı ve Ukrayna’ya yaşamsal yardımda ezici payı üstlenmelidir. ABD bile kendi kurduğu 1945 sonrası düzenini yıkma eğilimi göstermektedir. Dolayısıyla Avrupa, cesur ve yenilikçi bir karşı duruş sergilemelidir.”

Türkiye’den biri, stratejik analist Osman Gazi Kandemir ise 16 Şubat 2026 tarihinde şunları yazdı:

“Bu gelişmeler, Avrupa’nın bağımsız bir ‘ortak Avrupa ordusu’ (AB merkezli, NATO’dan tamamen ayrı bir yapı) kurmasından ziyade ‘NATO’nun Avrupalılaşması’ yönünde ilerlediğini netleştiriyor. ABD’nin Romanya’daki kısmi geri çekilmesi, komuta rollerinin Avrupalılara kayması, Arktik’te ‘Arktik Muhafızı’ (Arctic Sentry) gibi geliştirilmiş teyakkuz faaliyetleri, ‘daha Avrupalı bir NATO’ çağrıları…

ABD, kaynaklarını en hayati çıkarlara odaklıyor: Anavatan ve Batı Yarımküre savunması ve Çin’e karşı inkâr caydırıcılığı! Avrupa’yı ikincil cephe olarak görüyor; sonsuza kadar ‘Avrupa’nın jandarması’ olamaz. Küresel tehditlerin evrimi eski paradigmaları sürdürülemez kılıyor; yeni gerçeklik, bölgesel yük paylaşımı, teknolojik üstünlük ve çok cepheli dünyada pragmatik ortaklığa dayanıyor.” (Bkz. https://www.indyturk.com/node/772897/)

ABD’NİN GERİLEMESİ DÜNYA DÜZENİNİN TEMELİNİ BOZDU

Londra merkezli Suudi Arabistan dergisi El Mecelle’nin yorumu:

“ABD’nin gerilemesi, dünya düzeninin temelini bozdu. Bunun dört bir yanda, bilhassa Avrupa, Hint ve Pasifik okyanusunda derin etkileri oldu. Özellikle uzun yıllar ‘Amerikan Şemsiyesi’ altında yaşayanlar birçok alanda etkilendiler. Mesela küresel ticaret, kalkınma ve insani yardımlar bakımından bariz bir şekilde sarsılıp sıkıntıya girdiler.

Sunulan raporlara bakılırsa, Washington yönetiminin aşamalı gerilemesi, Trump’ın Grönland hakkındaki pervasız açıklamaları AB nezdinde güvensizliğe yol açtı. Keza Amerika’nın Avrupa’ya yönelik tutumundaki zikzakları ve değişken tutumları teminat, şart koşma ve nefret karışımı bir senteze benziyor. Bu yüzden AB, bundan böyle sopayı ortasından tutup ABD ile ipleri koparmadan araya mesafe koyarak bağımsız hareket etmeye hazırlanıyor.

Avrupalılar, Washington’un Çin nüfuzunu sınırlamasından ürkmekteler; zira son zamanlardaki bazı siyasetlerinin ana hedefiyle çeliştiğini görebiliyorlar. Daha da önemlisi Amerika’nın Avrupalı müttefiklerini arkaya iterek Çin ile anlaşma ve sözleşmelere öncelik vermesinden korkuyorlar.

Münih konferansı münasebetiyle hazırlanan raporlarda Trump, daha önce Washington’un temelini atıp sağlamlaştırdığı dünya ticaret kurallarından vazgeçmekle suçlanıyor. Gümrük tarifelerinin yükseltilmesi bunun tipik örneği. Dahası var: ‘Önce Amerika’ söylemiyle bir yandan ikili anlaşmalarla karşı tarafa baskı yapıp kendi lehine taviz koparırken, diğer yandan Çin’in dünya piyasalarını altüst eden faaliyetlerine suskun kalabiliyor.

ABD’nin birçok uluslararası kurumdan çekilmesi, onları varlık ve yokluk ikileminde bırakmıştır. Hal böyle olunca da eskiden dünya düzenine itiraz etmeyi reddeden birçok ülke, Amerika’ya tâbi olmaktan kurtulmaya bakıyor. Münih’teki tutum ve sicili, ABD’nin ‘Avrupa uygarlığını birlikte kurtaralım’ yolundaki çağrısına AB Dış İlişkileri Sorumlusu Kaja Kallas ‘AB, kurtarılmaya ihtiyaç duymuyor!’ cevabını veriyor.

Özcesi, Münih Konferansı ABD ile AB arasındaki uçurumun genişlediğini göstermekle kalmadı; Trump’ın kendine yontan tecritçi politikası Avrupa’yı gaflet uykusundan uyandırmış da oldu. Bundan böyle AB, Amerikan bağımlığından yakayı sıyırıp kendi yoluna bakarken, ABD ise küresel ölçekte nüfuz kaybına uğrayabilir ki bu da onu Rusya’ya karşı farklı bölgesel yeni ittifak arayışlarına itebilir.” (Bkz. Tarık Raşid, 16 Şubat 2026, https://www.majalla.com/node/329677/)

MÜNİH: “ESKİ DÜZENİN KİMLİĞİ BELLİ AMA DÜZENİN TABELASI YOK!”

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Uluslararası İlişkiler Uzmanı Göktuğ Çalışkan’ın değerlendirmesine de bakalım:

“Münih Güvenlik Konferansı yıllardır alarm çalar, ancak bu kez kapıya siyah kurdele astı. Uyarı tonunu aşıp neredeyse bir ‘cenaze ilanına’ dönen o an, herkesin zihninde tek bir soruyu bıraktı: Peki, yerine ne gelecek?

Konferansın üç güne yayılan gündemi çok genişti, fakat ilk gecenin cümlesi tüm başlıkların üzerine çıktı. Avrupa artık ‘eski düzenin otomatik koruması’ fikrine yaslanarak plan yapamayacaktı. Bu yılki raporun kapağı da zaten aynı ruh hâlini taşıyor; düzenin ‘yıkım altında’ olduğu vurgusu, süslü bir metafor gibi durmuyordu.

Başbakan Merz’in konuşması bu tabloyu diplomatik dilin sisinden çıkarıp çıplak hâle getirdi; ‘Tek kutuplu an geride kaldı, güç siyaseti geri döndü’ dedi. Ardından Washington’a dönüp İngilizce bir cümleyle frene bastı: ‘Bu yeni çağda tek başına gitmeye yetecek kadar güçlü değilsiniz.’

Münih’in temel hissi şudur: Eski düzenin kimlik bilgileri ortada, yeni düzenin tabelası yok. Kuralların kâğıt üstünde de olsa saygınlık taşıdığı dönem kapanırken yerini daha sert, daha hesapçı, daha kısa vadeli bir siyasetin aldığı konuşuluyor.

Bu parçalanma tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar geniş. Küresel yardım ve kalkınma alanında açılan boşluğu kimse tek başına dolduramıyor. Sahaya çıkanlar kendi paketini getiriyor, fakat ortak bir çerçeve kurulamıyor. O yüzden yeni dönemin adı konmuyor ancak gürültüsü artıyor.

Konferansın ruhu Avrupa için tek bir soruda düğümleniyor: ABD’nin öngörülemez hale geldiği, Rusya’nın hibrit baskıyı artırdığı, Çin’in ekonomide alan açtığı bu dönemde, Avrupa kendi güvenliğini ne kadar üstlenmeye hazır?

Merz’in ‘özgürlük kendiliğinden garanti sayılmaz’ çizgisi, bu sorunun siyasal tercümesi gibi. Paris’ten yükselen stratejik özerklik, Berlin’den gelen caydırıcılık imaları, Brüksel’in savunma bütçesi ve Kiev’in ortak üretim vurgusu bir arada okununca tablo belirginleşiyor.

Merz ‘düzen bitti’ derken alkış alıyor. Washington ‘yalnız yürüyemem’ mesajını veriyor; Macron ‘önce kendi ev ödevimiz’ çağrısını yineliyor. Zelensky ise hem kurban hem kurucu aktör rolünü taşıyor. Avrupa güvenliğinin geleceği Kiev’in alacağı güvencelere ve savaşın nasıl biteceğine kilitleniyor.” (Bkz. https://www.indyturk.com/node/772824, 16 Şubat 2026)

PROF. BERTRAND BADIE: TRUMP’IN BİZZAT KENDİSİ BAŞARISIZLIK ÖRNEĞİDİR!

Münih Güvenlik Konferansı münasebetiyle özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politikası ve AB-NATO ile olan anlaşmazlıkları hakkında fikir vermesi bakımından Fransa’nın en ileri gelen uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Bertrand Badie’nin değerlendirmesini özetleyeceğiz:

“Trump’ın bilinen anlamda bir tezi, teorisi ve öğretisi yoktur. Oysa eski başkanlardan George Bush, Neo-con denilen Yeni Muhafazakârların tezlerini-fikriyatını benimseyerek seçilmişti. Çizgisi ve ne yapacağı belliydi: Regime Change (mevcut düzeni değiştirmek)!

Trump’ın bu çizgiye benzer bir ilkesi olmadığından kendisinden önce başa geçenlerin politikalarıyla bağlantısı kesiktir. Buna karşılık seçmenleriyle imzaladığı proje ‘Amerika’yı Yeniden Büyüt!’ (MAGA) adını taşımaktadır. Proje sadece bir şarta bağlıdır: Gücü elde ederken can ve mal kaybı çok olmamalıdır!

Bu da iki temel şeye dayanmaktadır: 1-Çoğunlukla unutulan Liberteryen öğreti. (Sağ liberteryenizm, siyasi analistler, akademisyenler ve medya kaynakları tarafından öz-sahipliği, sınırlı hükûmeti savunan, özel mülkiyet haklarını ve serbest piyasayı destekleyen laissez faire -bırakınız yapsınlar- eğimli liberteryen felsefeleri tanımlamada kullanılan bir terimdir.) Bu felsefe veya öğreti, ‘dünyayı kurtarma rüyası’ mesajıyla ünlenerek zaman içinde ‘Tanrı’nın şehrini’ kurmayı düşlemiştir…

Bu model sona erdi; çünkü Amerika’ya ağır bir maliyeti oldu. Yerini ise Neo-Liberalizm düşü aldı. Chicago Ekolü diye bilinen bu akım 1950 ve 1960’lı yıllarda aynı şehirdeki üniversiteden çevreye yayılan serbest piyasa ekonomisi ve devletin azami küçülmesi hakkındaki fikirlerden oluşuyordu. Buna göre: ‘Küreselcilik Amerikan toplumunu doğal bir tarzda yenileyecekti.’

Gelgelelim bu tez de tutmadı. 21.yüzyılda Amerikan toplumunda büyük bir çöküş yaşandı ve küresel sistem yükselişe geçen Çin ile diğer ülkelere yaradı. Bunu Pas Kuşağı (Rust Belt terimi bir zamanlar güçlü olan sanayi sektörünün daralmasından ötürü sanayisizleşmeyi, ekonomik düşüşü, nüfus azalmasını ve kentsel bozulmayı ifade eder) izledi. Mevcut durum iyileşeceğine tam aksine kötüleşti.

Adım adım iniş ve düşüş hissinin egemen olmasıyla birlikte gerilemekte olan ülkeyi “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyüt) sayesinde ayakta tutma fikri gelişti. Ancak bu duygu çözüm bulmakta çaresiz kalan siyasetçilere öfkeyi de beraberinde getirdi. Trump’ın eski Başkan Joe Biden ile Demokrat Partililere ‘onlar ahmak, sersem ve biçaredir’ diyerek aşağılaması da bu yüzdendi.

Aynı sert tutum ülkedeki müesses nizamın (kurulu düzenin) kurumlarını, devletin geleneksel işlevinin (atıl devlet, tükenmiş devlet, eli kolu bağlı devlet) sorgulanmasına ve faaliyet alanlarını çok daraltılıp küçültülmesine de yol açtı. Bu söylem zaman içinde Puritenleşme (arındırmak maksadıyla tasfiye etme) diğer bir deyimle ‘hakiki hürriyet’ şiarına dönüştü ki, fiiliyatta mevcut yasaların ve kurumların kısıtlamalarından kurtulmak arzusu oluverdi.

Şimdiki durumda Trump, her türlü kanun-kural ve kurumsal bağımlılıktan kurtularak ‘hakiki özgür bir güç’ yani yasa önünde hesap vermeyen ve değerler sisteminin denetiminden uzak bir kudret ve kuvvetin peşindedir. Nitekim şöyle demiştir: ‘Kanunun kendisi bizatihi beni ilgilendirmiyor; karar vermede ahlakım esastır. Venezuela halkının geleceği benim mevzum değildir; önemli olan Amerika’nın çıkarıdır.’

Nitekim Trump, Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık (Ocak 2026) Davos toplantısını da tamamen altüst etti. Tıpkı 23 Ocak 2025’teki konuşmasında ekran yoluyla kendini dayatması gibi. Son kitabımda belirttiğim üzere burada ‘çıplak güç’ ve ‘bıçağın gücü’nün ön plana çıkmasına tanık oluyoruz. Bu bıçak gücü, liberal olmayanlar ile aşırı liberallerin arasını bulmak için icat edilmiş bir formüldür.

Elon Musk ile Kevin Stephen (Steve) Bannon (Neo-Nazi ideolojiye sahip olan Amerikalı medya yöneticisi, politik strateji uzmanı, emekli subay, eski yatırım bankacısı ve Trump’ın ilk başkanlığının ilk yedi ayında Beyaz Saray’ın baş strateji uzmanı) gibileri hakiki hürriyeti, özel kuvvetlerini istedikleri gibi ve mutlak şekilde kullanmak olarak anlıyorlar. Ki buna, sahada fiili güç/kuvvet yığmadan (no boots on the grounds) müdahaleci ve saldırgan bir siyaset deniliyor. Dahası, her türlü denetim ve sınırlamadan mutlak kurtulmayı ifade ediyor.

Demem o ki, izlenen bu strateji uzağı göremeyen ve dar görüşlü bu stratejidir. Zira bu yolun çıkmaza götüren iki önemli problemi vardır: Trump’ın bu çizgide başarılı olacağına 1 (bir) dolara bile bahse girmem. Bizzat kendisi fiyasko ve başarısızlık örneğidir. Diğer yandan bazen Venezuela bazen de Filistin toplumunun gerçeğiyle karşı karşıyadır.

Malum, ABD’den destek alan Binyamin Netanyahu 100 bin kadar Filistinliyi katletti. Buna rağmen Filistin halkı, ‘bize haklarımız verilmedikçe seferber olup ayağa kalkarız’ diyebiliyor. Dünya kamuoyu ile üniversitelere bakın; Putin Ukrayna’nın Rusya’yı terk edebileceğini hayal bile edemiyordu. Sonuçta üç gün içinde Kiev’e ulaşamayacağının farkına vardı. Bugün Putin’in Ukrayna’daki vaziyeti, Amerika’nın 1960 ve 1970’li yıllarda Vietnam, Afganistan ve Irak’taki feci başarısızlıklarına benziyor. Bu haliyle Trump da Putin’in bir başta türüdür.

Soğuk Savaş sırasında ABD ile Avrupa arasında bir uyum, uzlaşı ve NATO çerçevesinde ittifak vardı. İki taraf da ‘kazan-kazan’ kuralına benimsiyordu. ABD, NATO sayesinde hegemonya kurmak suretiyle Batı yarımküre ile Üçüncü Dünya denilen bölgelerde büyük yararlar elde edebiliyordu. Keza Avrupa da NATO’nun himayesinde ve endişeye kapılmadan kendi lehine kazanımlar elde edebiliyordu. Kendisini savunmak için büyük harcamalar yapmadığı için de iki taraf için ideal bir ittifak söz konusuydu.

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Amerika, eski model ve sistemin sona erdiğini idrak etti. Yani söz konusu ittifakın kendisine ağır maliyet ve yük yüklediğini görüverdi. İki kutuplu dünyanın bitmesinin ardından NATO dışındaki diğer pakt ve bloklar da ortadan kalktı. Barrack Obama zamanında Amerika’nın elinde Batıya karşı vefadan başka bir şey kalmamıştı. Müttefiklerine karşı vefa borcunu yerine getirebilmek ise ekonomik, beşeri ve diplomatik bakımdan külfetliydi.

Türkiye ile Suudi Arabistan’ın son zamanlardaki müthiş değişim ve dönüşümlerine bakın! Bunu gören Amerika, giderek dünyanın güney yarımküresine gözünü daha fazla dikti; bloklar yerine ikili ilişkilere ve ittifaklara ağırlık verdi. İkili oyunlarda ise güçlü olan en fazla kazanan oluyordu. Dolayısıyla ABD, bizzat Avrupa’yı değilse bile NATO’yu resmen değil ama fiilen terk etti.

Amerika ile Rusya’nın Ukrayna’ya ilişkin tertibi, birincisinin NATO’dan kurtulması anlamına geliyor. Çelişki şurada: Avrupa kendince bu değişimden yana değil; hâlâ talep edendir. ABD’nin himayesi kuruntusuna kapılmıştı, çünkü ABD, onlardan daha fazla harcama yapıyordu.

Ekonomik krizin etkilediği Avrupa savunma bütçesini denkleştirmekte zorlanıyor. Çünkü Avrupa kendi arasında derin bir bölünmüşlüğün içine girmiştir. Herkes müşterek bir savunmayı resmen isterken, bilhassa Fransa Başkanı Macron ortak bir dış politikadan söz edebilmektedir. Oysa savunma araçlarının nasıl kullanılacağına ilişkin görüş birliği olmadıkça, müşterek savunmanın da bir anlamı yoktur.

Esasen Macaristan, Almanya, Fransa ve İtalya’nın savunma vizyonları birbirinden farklıdır. O halde birleşik bir dış politika açısından Avrupa bir çıkmazdadır; ortak savunma gerçekleştirmesi ise imkânsızdır. Öte yandan Amerika’dan da vazgeçememektedir. Neticede her seferinde Trump’ın önünde eğilmek zorundadır.

Ekonomik alanda da durum aynıdır. İç Piyasadan Sorumlu Avrupa eski Komiseri Thierry Breton, Amerika’nın Venezuela’ya müdahalesine bu yüzden karşı çıkamamıştır. Grönland’a göz dikmesine de aynı nedenle yeterli tepkiyi veremeyen Avrupa, Trump’ın az külfetli güç sayesinde adayı alabileceğine inanmasına yol açmıştır.

Ekonomik savaş taraftarlarının elinde güçlü bir gerekçe bulunuyor: İktisadi savaş, ekonomiyi canlandırır; silah sanayisini güçlendirir, askeri faaliyeti destekleyen üretimi artırır. Ancak ABD’nin şantaj politikasının sürmesi halinde birçok açık ve gediğe de yol açılır. Zaten gerçekleştirilmesi için çaba gösterilmesi gereken ideal bir ekonomi yoktur. ABD’ye bakılırsa durum şu noktadır: ‘Ordunuzu donatmak istiyorsanız bizden daha fazla silah satın almalısınız!’

İkinci Dünya savaşından sonra karşılaşacağımız yeni savaş, öncekilere benzemeyecektir: Söz gelimi Rus tanklarını Paris caddelerinde göremeyeceğiz. Buna karşılık siber savaşlar çok daha yaygın ve tehlikeli olacaktır. Ekonomik, toplumsal ve kültürel sarsıntıların farklı şekilleri, nasıl korunacağımız hususunda bize fikir vermiyor.

Görülecek olan o ki devasa uçak gemileri, siber savaşlar ve medyanın yanıltması karşısında bizi koruyamayacaklar. Bu konuda Ukrayna savaşı istisna değildir. Baltık ülkelerindeki tehlike ve riskler de bize bir barış planı vermiyor. Çünkü Trump’ın barış planlarının tümü vehimdir, kuruntu ve kurgudur. Trump, ‘her hafta şunu yaptım bunu yaptım’ diyerek uyduruk barış planlarından bahsediyor ama bunlar savaş çığırtkanlığını bastıramıyor.

Malum, tarih tek yöne doğru ilerler, geriye gitmez. Eski uluslararası ilişkileri dönmemiz mümkün değildir. Görülüyor ki Çin, dünyadaki istikrarsızlığa bağlı olarak bazı zorluklarla karşı karşıyadır. Bu yüzden de dünyada istikrarsızlık ve karmaşa istemiyor. Elverdiğince kendisi için farklı malzeme ve materyal temin etmenin peşinde görünüyor. Bu haliyle bile durumu şimdilik iyi sayılır.

Kanımca Pekin yönetimi, stratejik bir değişimden yana değildir. Ne var ki, bir kere ateşle oynadığınızda, tabiatı gereği bu ateş her tarafa yayılabilir.”

Fikrimizi kısaca belirtirsek: 50’den fazla devlet yöneticisinin katıldığı Münih’deki Güvenlik Konferansında can çekişen eski düzene ağıt yakılarak Atlas Okyanusunun iki yakasındaki ilişkilerin yıpranmışlığı ele alınmıştır. Avrupalı liderler, İkinci Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar geçerli olan eski dünya düzeninin hükümsüz kaldığına işaretle şu kanaate varmışlardır: Devletlerin münferit çıkarlarıyla gücün hükmettiği bir ortamda artık eski ittifaklar ile ortak çalışma yok sayılmalıdır.

Avrupalı yetkililerin hemfikir olduğu noktalar ise şöyle sıralanabilir: 1-ABD’ye tabi olmaktan kurtulmak; 2-Washington’a aşırı sadık kalmadan ve işbirliğinde aşırıya kaçmadan geleceği tasarlamak; 3-Amerikan himayesine ihtiyaç duymadan kendi nükleer şemsiyesini/ koruma kalkanını inşa etmek; 4-Rusya’dan korkup çekinmeden coğrafi yakınlık nedeniyle kaçınılmaz olarak ve kendi şartlarına göre bir arada yaşamanın yolunu seçmek.

Numedya

DÜNYA