

2026-03-09
Kemal Süleymani
Son yıllarda sosyalizmin çağdaş dünyada ne anlama geldiği sorusu yeniden güçlü bir aciliyetle gündeme gelmiştir. Çağdaş düşünürler arasında Nancy Fraser, yirmi birinci yüzyılda kapitalizmi ve sosyalizmi eşzamanlı olarak yeniden düşünmeye yönelik en ciddi girişimlerden birini ortaya koymuştur. Özellikle Yamyam Kapitalizm adlı eserinde geliştirdiği düşünceler temel bir gözlemden hareket eder: Eğer sosyalizm kapitalizmin ürettiği adaletsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlıyorsa, o halde klasik sosyalist teorinin öngördüğünden çok daha kapsamlı bir görevle karşı karşıyadır.
Fraser’ın analizi iki aşamada ilerler. İlk aşamada, kapitalizme ilişkin, klasik Marksist ekonomik çözümlemelerin ötesine geçen bir teşhis ortaya koyar. İkinci aşamada ise çağdaş dünyanın iç içe geçmiş çoklu krizleriyle baş edebilecek bir sosyalizm perspektifi geliştirmeye çalışır.
Kapitalizm üzerine düşüncelerinin ilk bölümünde Fraser, kapitalizmin yalnızca piyasa ve ücretli emek ilişkilerine dayalı bir ekonomik sistem olarak kavranmaması gerektiğini savunur. Ona göre kapitalizm, toplumu bir dizi yapısal ayrım üzerinden örgütleyen kurumsal bir düzendir. Kapitalizm; üretim ile toplumsal yeniden üretim, sömürü ile mülksüzleştirme, ekonomi ile siyaset ve insan toplumu ile insan-dışı doğa arasındaki ayrımlar üzerine kuruludur. Bu ayrımlar tesadüfi değildir; kapitalist düzenin kurucu özellikleridir. Kapitalizm yalnızca bu ayrımlar içinde işlememekte, aynı zamanda onları üretmekte, kurumsallaştırmakta ve sürekli yeniden üretmektedir.
Bu açıdan bakıldığında Fraser’ın kapitalizm teşhisi ve klasik Marksizmin sınırlılıklarına yönelttiği eleştiri, kısmen Michel Foucault ve Wendy Brown gibi düşünürlerin bazı tespitleriyle de kesişir. Özellikle onların modern iktidarın yalnızca ekonomi ya da dar anlamıyla devlet aracılığıyla işlemediğini, aynı zamanda karmaşık hükümetlilik biçimleri (governmentality), toplumsal yaşamın düzenlenmesi, özneliklerin üretimi ve hiyerarşilerin doğallaştırılması yoluyla işlediğini göstermeleriyle paralellik taşır. Bu anlamda Fraser da hükümetlilik meselesini ve iktidarın kurumsal mimarisini görmezden gelmenin kapitalizmi eksik anlamaya yol açacağını vurgular.
Bu teşhis, klasik sosyalist eleştiriyi önemli ölçüde genişletir. Marksizm geleneksel olarak ücretli emek ilişkisi içindeki sömürüye, yani işçilerden artı değerin çekilip alınmasına odaklanmıştır. Fraser ise bu yaklaşımın eksik olduğunu ileri sürer. Kapitalizm aynı zamanda mülksüzleştirme süreçlerine de dayanır: ücretli emek ilişkisine tam olarak dahil edilmemiş ulusal ya da ırksallaştırılmış toplulukların topraklarının, kaynaklarının ve emeklerinin el konulması. Sömürge yağması, ırksallaştırılmış mülksüzleştirme, doğal kaynakların talanı ve ücretsiz yeniden üretim emeği bu sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Dolayısıyla kapitalizm yalnızca ekonomik sömürüye dayalı bir sistem değildir; aynı zamanda ücretsiz yeniden üretim emeğine, çevresel talana, sömürgeci mülksüzleştirmeye ve siyasal iktidara dayanan daha geniş bir kurumsal tahakküm yapısıdır. Günümüz dünyasının krizleri — ekonomik ve finansal istikrarsızlıktan ekolojik çöküşe, demokrasinin aşınmasından toplumsal yeniden üretim krizine kadar — birbirinden bağımsız fenomenler değil, bu kurumsallaşmış yapının farklı tezahürleridir.
Fraser’a göre bu karmaşıklığı kavramak sosyalizm açısından önemli sonuçlar doğurur. Kapitalizmin adaletsizlikleri yalnızca sınıfsal sömürüyle sınırlı değildir; aynı zamanda toplumsal cinsiyet tahakkümü, ırksal/ulusal/etnik eşitsizlikler, emperyal tahakküm ve çevresel yıkımı da içerir. Bu nedenle sosyalizm tüm bu tahakküm biçimlerini eşzamanlı olarak sorgulamak zorundadır. Başka bir deyişle sosyalist proje yalnızca ekonomik yeniden dağıtıma indirgenemez; bu tahakküm biçimlerini yeniden üreten kurumsal yapıların dönüştürülmesini de hedeflemelidir.
Fraser’ın argümanının ikinci aşaması tam da bu noktada başlar. Sosyalizmin neyi gerektirdiğini tartışırken, sosyalist projenin modern toplumu örgütleyen kurumsal sınırları yeniden düşünmesi gerektiğini savunur. Sosyalistler çoğu zaman ekonominin iç örgütlenmesine fazla odaklanmışlardır. Oysa ekonomi, devlet, toplumsal yeniden üretim ve doğa arasındaki sınırlar tarihsel olarak kurulmuş ve sürekli siyasal mücadeleye konu olan sınırlardır.
Bu nedenle Fraser “redomaining” kavramını ortaya koyar; yani toplumun kurumsal sınırlarının demokratik biçimde yeniden tanımlanması. Kapitalizmin tarih boyunca “bizim adımıza ve arkamızdan” belirlediği bu sınırlar artık kolektif ve demokratik karar süreçlerinin konusu haline gelmelidir.
Bu perspektif siyasal egemenlik meselesi açısından da doğrudan sonuçlar doğurur. Eğer sosyalizm toplumun kurumsal tasarımını demokratikleştirmeyi amaçlıyorsa, mevcut siyasal yapılar sabit ve sorgulanamaz kabul edilemez. Devlet sınırları, siyasal otoritenin dağılımı ve kolektif egemenlik biçimleri de demokratik yeniden düşünmenin konusu haline gelmelidir.
Bu yaklaşım özellikle egemen devlete sahip olmayan halkların, örneğin Kürt ulusunun durumu açısından daha da açıklayıcı hale gelir. Yirminci yüzyıl boyunca Kürt toplumları, kurumsal yapıları başlangıçtan itibaren yalnızca yapısal eşitsizliklere değil, aynı zamanda egemen olmayan ulusların inkârına, zorla entegrasyonuna ve aşağı konumlandırılmasına dayanan devletlerin içinde yer almak zorunda kalmıştır.
Bu devletler yalnızca politika düzeyinde değil; hukuki, güvenlikçi ve epistemik temellerinde de Kürt ulusunu sorunlu bir nüfus olarak tanımlayan bir siyasal düzeni kurumsallaştırmışlardır. Kürt ulusunun varlığının bütünüyle inkâr edilemediği durumlarda bile, bu ulus “aşiret” ya da “etnik grup” gibi sömürgeci kategoriler içine yerleştirilerek yeniden sınıflandırılmış ve egemen ulusun içinde tamamlanmamış, geri kalmış ve tabi bir unsur olarak yeniden tanımlanmıştır.
Bu çerçevede Kürt ulusu çoğu zaman sorunlu, güvenlikleştirilmiş ve kimi zaman da ırksallaştırılmış bir topluluk olarak temsil edilmiştir. Egemen devletlerin söyleminde Kürtler sıklıkla egemen ulusun “medeniyeti” ile karşıtlık içinde konumlandırılmış ve düzen, kalkınma ve ekonomik ilerleme için bir engel olarak tasvir edilmiştir. Oysa söz konusu “ülke” bizzat Kürt ulusunun inkârı, mülksüzleştirilmesi ve egemenliğinin ortadan kaldırılması üzerine kurulmuştur.
Bu düzen içinde eşitsizlik yalnızca dönemsel politikaların sonucu değildir; Kürt olmayan devletin kurumsal yapısına yerleşmiş durumdadır. Topraklara el konulması, doğal kaynakların gaspı, Kürdistan coğrafyasının militarizasyonu ve ulusal, kültürel ve dilsel hakların inkârı; Kürt ulusunun siyasal özneselliğini sınırlandıran ya da ortadan kaldıran daha geniş süreçlerin parçasıdır.
Son dönemde yaşanan siyasal gelişmelere verilen tepkiler bu mantığın açık bir örneğini sunmaktadır. Egemen ulusa mensup bir aktör olarak Reza Pahlavi’nin ABD ya da İsrail gibi güçlere çağrı yapması hâkim Fars söylemlerinde doğal ya da meşru kabul edilirken, Kürt partilerinin ya da diğer gayri-Fars aktörlerin benzer girişimleri hemen “anti-İranî” ya da “bölücülük” olarak damgalanmaktadır. Sorun yalnızca siyasal eylemin kendisi değil, o eylemi gerçekleştiren öznenin kimliğidir.
Bu nedenle Kürt meselesini yalnızca mevcut devlet içindeki siyasal rekabet çerçevesinde açıklamak mümkün değildir. Bu mesele, tarihsel mülksüzleştirme, sömürgeci ilişkiler ve eşitsiz egemenlik yapılarıyla şekillenmiş daha geniş bir kurumsal düzenle ilgilidir.
Dolayısıyla Kürt ulusu açısından mesele yalnızca siyasal iktidara katılım değil, egemenlik hakkının mümkün olup olmadığıdır. Kurumsal çerçevenin kendisi bu tür eşitsizlikler üzerine kurulu olduğu sürece, gerçek anlamda eşit demokratik katılımın gerçekleşmesi yapısal engellerle karşılaşacaktır.
Bu açıdan Kürt ulusunun egemenlik talepleri yalnızca milliyetçi bir tepki olarak değil, eşitsiz kurumsal yapıların kırılmasına yönelik bir girişim olarak anlaşılmalıdır. Bu talepler, siyasal çerçevenin yeniden kurulmasına yönelik bir girişimdir; farklı ulusların eşit ve demokratik biçimde bir arada var olabileceği bir kurumsal düzenin yaratılması yönünde bir arayıştır.
Nancy Fraser’ın kuramsal çerçevesi açısından bakıldığında, bu tür talepler — hatta gerektiğinde mevcut egemen yapıdan çıkış — toplumun kurumsal yapılarının demokratikleştirilmesine yönelik daha geniş bir mücadelenin parçası olarak görülebilir.
Bu nedenle çağdaş dünyada sosyalizmi yeniden düşünmek, sosyalizmin yalnızca ekonomik yeniden dağıtıma dayalı bir proje olmadığını gösterir. Sosyalizm aynı zamanda zenginliğin, siyasal gücün ve demokratik katılımın nasıl örgütleneceğini belirleyen kurumsal yapıların dönüştürülmesini hedefleyen bir projedir. Tarihsel olarak mülksüzleştirme, güvenlikleştirme ve siyasal egemenlikten dışlanma deneyimi yaşamış halklar için bu proje kaçınılmaz olarak egemenlik meselesini de merkezine alacaktır.
Bu koşullar altında eşitsiz ilişkilerden kurtuluş yalnızca mevcut kurumsal çerçevenin iç reformlarıyla sınırlı kalamaz. Bazen egemenlik çerçevesinin kendisini yeniden düşünmeyi — hatta ondan çıkmayı — gerektirebilir. Bu çıkış ise ancak uluslar arasında gerçek siyasal eşitliği mümkün kılacak yeni bir kurumsal düzenin kurulmasıyla anlam kazanacaktır.
Yazarın sosyal medya hesabından alınmıştır
POLITIKA
2026-03-09Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı’ndan açıklama
2025-03-07PSK: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü Coşkuyla Kutluyoruz
2026-03-05Doğu Kürdistan’da Halkımızın Özgürlük İradesi Galebe Çalacak
2025-03-05PSK: Raperîn’in 35.Yıl Dönümü Kutlu Olsun
2026-03-03Kemiklerine Kadar Kürd Düşmanı Bir Diktatör’ün Ölümü
2026-03-0347 yıl: Kürt fetvası, suikast, katliam, idam
2026-03-03Prof. Dr. Bozarslan İran’daki gelişmeler ve Kürtler açısından olası riskleri değerlendirdi
2026-03-02Bugünün 28 Şubat’ı
2026-03-02İran ve Türkiye’nin Yazgısı Üzerine Uzun Bir Not
2026-03-01Kürt Siyasal Öznesinin Tasfiyesi ve Eşitsizliğin Romantikleştirilmesi
2026-02-28Madem Devlet Kimliksiz: Türkiye Kürt İlan Edilsin
2026-02-24Devletin İçinden Geçen Gölge
2026-02-23Roj Girasun: Demirtaş bir sonraki seçimde muhtemel cumhurbaşkanı adayı
2026-02-23PSK: Doğu Kürdistan Siyasi Partiler İttifakı Kutlu Olsun!
2026-02-21Bir Rapor Ancak Bu Kadar Fos Çıkar
2026-02-20PSK: Dilimiz Ulusal Varlığımızın Temel Stunudur, Ona Sahip Çıkalım
2026-02-17Çözüm komisyonu ortak raporunda ne var, ne yok?
2026-02-17Modern Türkiye’de Kürt direnişinin bastırılması
2026-02-17Cezayir Antlaşması, Kürtler ve ABD
2026-02-16“Kürtler hâlâ çözüm sürecine inanıyor mu?”