2025-08-30
Barış hepimizin talebi. Ama sivil toplumculuğuyla bunca övünen kent platformları, bileşenlerinedir sözüm, daha güçlü ve gür bir sese ihtiyaç var. Bilmem farkındalar mı?
Geçtiğimiz günlerde bir vekil açıklamıştı; kadına yönelik ölümlü şiddet vakalarında Diyarbakır üçüncü sıradaymış. Oysa ne çok övünür Diyarbakır; şehrin bir “ana tanrıça” şehri olmaklığıyla. Ya da bölgede kadınların gündelik hayatta sokakta en rahat şehir olmaklığıyla.
Gün geçmiyor ki sosyal medyada, basında katledilen kadınlar ve failleri olan erkeklerin fiilleriyle karşılaşmayalım.
Yazarı olduğum bianet portalı her gün bu genel durumu haber yaparak diyor ki; “Kadınlar hemen her gün cinsel şiddete, tacize ya da tecavüze uğruyor, yaygın medya da bu taciz, tecavüz, şiddet haberlerini sıradan vakalar olarak sayfalarına taşıyor.” bianet’in, adına “Erkek Şiddeti Çetelesi” dediği kayda göre 2025’in ilk yedi ayında 177 kadın, erkek şiddetine uğrayarak öldürülmüş.
E, bunun sıralamasında da üçüncüymüş işte Diyarbakır…
Demek ki neymiş; öyle dronlarla yukarıdan çekimler yapıp sonra da “Türkiye’nin en iyi kent planına sahip” ilk beşten ikincisi olmakla övünç yetmiyor.
Diyarbakır Surları ve Suriçi ile birlikte on yıldır UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras kalıcı listesinde yer alan bir şehir olmakla övünmek de yetmiyor.
Doğu’daki en son ve en orijinal mitra tapınağının içinde yer aldığı eski bir Asur ve Roma kale şehri Zerzevan kalesinin UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras geçici listesinden yer alıyorken kalıcı liste adayı olması da yetmiyor.
Elbette bu “yetmeme” ve “övünç duyma” hallerinin içine camileri, kiliseleri, surları ve daha şehre dair çokça değeri katmak ve saymak da mümkün! Ama gereği yok tabii ki!
Çünkü övünülecek önemli kadim tarihi ve kültürel değerler bir tek şeyle taçlanır: O da insandır tabii ki! Boşuna mı ozan “Benim kâbem insandır” demiş. Yaşamın kaynağı ve taşıyıcısı da kadınlardır.
Kürdün, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun adeta siyasal-toplumsal-kültürel-entelektüel kâbesi olarak genel kabul gören ve “Amed” deyip taçlandırılan şehrinde genel bir kent ve coğrafya mutabakatıyla kadına yönelik ölümlü şiddette “derece” ile anılmak her birimizi ve örgütlü kurumlarımızı rahatsız edip harekete geçirmiyorsa; yok mu ters giden bir şeyler sizce de!
Öyle elde kimlikle “ez nasname yê xwe dixwazim” demekle, “anadilim kamusal alanda mutlaka kullanılacak yasal düzenlemeye muhtaç” deyip! Sonra da evde, işyerinde, sokakta kadınların katledilmesine sessiz kalmakla, ya da yeterince ses çıkarmamakla olmuyor maalesef…
Belki bunca açık ve sert yazmam birilerini rahatsız edecek biliyorum. Ama etsin elbette. Rahatsız hem de çok rahatsız olunsun diye yazıyorum zaten.
Önceki gün sohbet ettiğim iki Kürt kadın siyasetçi-aktivist çok üzgündüler. “Kentin tarihi, kültürü, yaşam alanları üzerine yazıyorsunuz. Bunlar elbette bizim için çok çok kıymetli. Ama bir de bu kadın cinayetleri var. Ve bu sorunu gündeme taşımak sadece kadınların ve kadın örgütlerinin sorunu olmamalı…” dediler. Çok haklıydılar tabii ki.
Kimileri rahat koltuğunda, makamında oturur işini, siyasetini yaparken! Akşam döşeğinde rahat rahat uyurken. Kimileri de kendilerine adeta tanrısal eril bir hakmış gibi saydığı gücüyle karısını, sevgilisini öldürüyor ve sonra da “pişmanım” falan filan diyerek az cezalarla tekrar toplum içine aramıza karışıyor.
Evet, demokratik ve elbette hakkaniyetli bir Barış hepimizin talebi. Ama sivil toplumculuğuyla bunca övünen kent platformları, bileşenlerinedir sözüm, daha güçlü ve gür bir sese ihtiyaç var. Bilmem farkındalar mı?
Ayrıca “çözüm” için komisyon kuran partilerin kentteki güçlü temsili yapılarının da bir araya gelerek devletin güvenlik kurumlarını da daha duyarlı davranmaya davet ederek bir mutabakata ihtiyaç var.
Sözüm budur, kimi sözler gibi özür niyetine hani “sözüm meclisten dışarı” denir ya! Değil; SÖZÜM MECLİSTEN İÇERİ’dir…”Meclis” de şehrin seçilmiş tüm organları (STK’ler dahil) ve atanmışlardır…
Bianet
BASıNDAN