Türkçe | Kurdî    yazarlar
Azerbaycan’da Muhalefet Nasıl Yok Edildi?

2026-07-25

Bugün Azerbaycan’da otuz yıllık tasfiye sürecinin sonunda geriye gerçek bir siyasal rekabet kalmadı. Kurumlar hâlâ yerinde duruyor olabilir ama içleri çoktan boşaltılmış durumda.

MUSTAFA YENEROĞLU

Otoriter rejimlerin çoğu, demokratik bir deneyimin hiç yaşanmadığı ülkelerde ortaya çıkar. Azerbaycan’ın hikâyesi ise biraz farklıdır. Azerbaycan’daki otoriterlik, hiç doğmamış bir demokrasinin değil; doğduğu anda bastırılan bir demokrasinin ürünüdür. 1992’de, yetmiş yıllık Sovyet totalitarizminin ardından ülke kısa bir demokratik açılım yaşadı. Ama bu açılım, yerleşik bir demokratik kültüre değil, dar ve cesur bir aydın kuşağın iradesine dayanıyordu. Özgürlük içinde yetişmiş kuşaklar, onu öğreten kurumlar ve onu koruyacak siyasal gelenek henüz yoktu. Bu yüzden demokrasi daha en başından kırılgandı. Bir yıl içinde çöktü ve yerini, modern dünyada benzerine çok az rastlanan bir yapıya bıraktı: Başkanlığın babadan oğula geçtiği bir cumhuriyete. Azerbaycan, özgür seçimlerin tek başına demokrasi kurmaya yetmediğini; onu ayakta tutacak toplumsal ve kurumsal zemin oluşmadan kazanılmış bir açılımın da aynı hızla geri alınabileceğini gösteriyor.

1993’te iktidarı devralan Heydar Aliyev, 2003’te koltuğu oğlu İlham Aliyev’e bıraktı. Aile o tarihten beri ülkeyi yönetiyor. 2017’de İlham Aliyev, anayasanın oluşturduğu Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcılığı görevine eşi Mehriban Aliyeva’yı atadı; cumhurbaşkanının görevini yapamaz hâle gelmesi durumunda yerine geçecek kişi de böylece aileden biri oldu. Oysa cumhuriyet, halk adına kullanılan bir yönetim yetkisini ifade eder ve en basit hâliyle monarşinin tersidir. Azerbaycan’da ise bu yetki zamanla bir aile mirasına dönüştü. Otuz yıla yayılan bu dönüşüm, büyük ölçüde gürültüsüz ilerledi.

Kaybedilen Cumhuriyet

Azerbaycan’ın demokrasi denemesi, 1980’lerin sonunda Halk Cephesi’ni kuran kuşakla başladı. Bunlar ülkenin en iyi eğitimli insanlarıydı; Bilimler Akademisi’nin ve Bakü Devlet Üniversitesi’nin hocaları, yazarları ve araştırmacıları. O çevrelere katılmak büyük bir cesaret istiyordu. Bu insanlar yalnızca kariyerlerini değil, “görevlerini, makamlarını, hatta bireysel özgürlüklerini bile” kaybetmeyi göze almışlardı. Cesaretlerinin karşılığını 1992 Haziran’ında aldılar. 1920’den beri yapılan ilk çok adaylı seçimde Abulfez Elçibey oyların yaklaşık yüzde 55’iyle cumhurbaşkanı seçildi; uluslararası gözlemciler de süreci, yeni bağımsızlığını kazanmış bir ülkeden beklenebilecek ölçüde serbest ve adil buldu.

Bu kısa demokrasi denemesi, bir bakıma kendi idealizminin kurbanı oldu. Halk Cephesi yönetimi hukuka ve demokratik usullere öylesine bağlıydı ki, iktidarı kazandıktan sonra elindeki en büyük fırsatı kullanmadı; yeni bir parlamento seçimine gitmedi. Böylece ülke, eski ’nomenklaturanın’ ağırlığını koruduğu Sovyet döneminden kalma bir meclis ve aynı dönemin hukuk düzeniyle yönetilmeye devam etti. Oysa yeni bir parlamento, yalnızca yeni bir anayasa değil, kurulan demokratik düzenin kendi kurumlarıyla güvence altına alınması anlamına geliyordu. Bu adım atılmayınca reformcular, ilk büyük krizde kendilerini koruyacak ne güçlü kurumlara ne de sağlam bir siyasal meşruiyete sahipti. Nitekim bu tercih, birçok araştırmacı tarafından “belki de asıl ölümcül hata” olarak değerlendirilir. Kriz de gecikmedi. Ermenistan’ın işgali altındaki Karabağ’da savaş kötü gidiyor, ekonomi hızla çöküyordu. Haziran 1993’te Rusya destekli bir askerî ayaklanma Elçibey’i devirdi ve eski bir KGB generali, Sovyet Azerbaycanı’nın son dönem liderlerinden Heydar Aliyev, “istikrarı sağlamak” iddiasıyla yeniden iktidara döndü.

Bu kısa ve sancılı dönemin faturası, demokrasi fikrini temsil eden kadroya kesildi. Halk Cephesi yönetimi savaşın kaybı, ekonomik çöküş ve iç çekişmelerle hızla itibarını yitirmişti; dağılan bir ülkenin ortasında geniş kesimler için artık öncelik özgürlük değil, istikrardı. Onlarca yıl Sovyet yönetiminin en güçlü isimlerinden biri olarak görev yapmış, Moskova’da Politbüro’ya kadar yükselmiş Heydar Aliyev, bu beklentinin karşısına bir “güçlü el” imgesiyle çıktı. Otoriter restorasyon asıl gücünü buradan aldı. Demokrasiyi yaşayarak tanımamış bu toplumun gözünde özgürlük henüz korunmaya değer bir kazanım hâline gelmemişti; demokrasi yalnızca bir yıllık bir tecrübeydi, buna karşılık istikrar vaadi çok daha tanıdıktı. Bu vaat da Aliyev’e neredeyse sınırsız bir hareket alanı açtı.

Aşağılama Yoluyla İktidar

Heydar Aliyev iktidarını ustalıkla kurgulanmış siyasal gösterilerle pekiştirdi. Yönteminin merkezinde rakibini halkın gözü önünde itibarsızlaştırmak vardı. Bunun nasıl işlediği, Millî Meclis’in televizyondan canlı yayımlanan bir oturumunda açıkça görüldü. Aliyev, eski meclis başkanı ve Müsavat lideri İsa Gambar’ı üç kez kürsüye çağırıp hesap vermeye zorladı; Gambar üç kez reddetti ve Aliyev yönetiminde Azerbaycan’ın “bir hapishaneye döneceğini” söyledi. Kehaneti boşa çıkmadı. Partisi Müsavat, Heydar Aliyev’in iktidarı boyunca hiçbir seçimde gerçekten yarışamadı; Gambar da bir daha meclise dönemedi.

İzleyen yıllarda aynı senaryo defalarca tekrarlandı. Ağustos 1993’te Elçibey hakkında düzenlenen güvenoyu referandumunda yüzde 97,5’lik bir “ret” sonucu açıklandı; iki ay sonra Aliyev yüzde 98,8 oyla cumhurbaşkanı seçildi. Bu oranlar tesadüf değildi. Selefi Ayaz Mutallibov’un 1991’de aldığı yüzde 98’i aşması gerekiyordu; çünkü rejim için önemli olan sandığın varlığı değil, sandıktan çıkan ezici çoğunluk görüntüsüydü. Aynı dönemde eski Dışişleri Bakanı Tofiq Gasımov ihanetle suçlanarak bir psikiyatri kliniğine kapatıldı. Halk Cephesi Partisi de “terörist örgüt” ilan edildi. Her iki yöntem de Sovyet döneminde muhalifleri itibarsızlaştırmak için sıkça kullanılan yöntemlerdendi.

1995’te yapılan ilk post-Sovyet parlamento seçimiyle birlikte seçim mühendisliğinin kurumsal altyapısı da oluşturuldu. Merkez Seçim Komisyonu’nun başkanını cumhurbaşkanı atıyor, diğer üyeler de onun belirlediği süreçlerle şekilleniyordu; böylece seçimi yöneten kurum daha en baştan iktidarın denetimine giriyordu. Muhalefetin topladığı binlerce imza doğrulanmadan geçersiz sayıldı; Müsavat seksen üç adayından yalnızca on ikisiyle yarışabildi ve parti listesi bütünüyle seçim dışı bırakıldı. Oy verme günü çoklu oy kullanıldı, sandıklar şişirildi, sayım sırasında ışıklar “kazara” söndü ve gözlemciler salonlardan çıkarıldı.

O tarihten sonra Azerbaycan’da yapılan hiçbir seçim uluslararası gözlemciler tarafından serbest ve adil kabul edilmedi. Aliyev seçimleri hiç kaldırmadı; ama her seçimi özenle kurguladı. Böylece sandık, halkın iradesini yansıtan bir araç olmaktan çıkıp onu örten bir perdeye dönüştü.

Babadan Oğula

İktidarın 2003’te babadan oğula geçişi de sancısız olmadı. Hastalanan Heydar Aliyev, oğlu İlham’ı önce başbakanlığa, ardından partisinin cumhurbaşkanı adaylığına taşıdı. Uluslararası gözlemcilerin raporlarına göre o seçimde oylamanın uluslararası standartları karşılamadığı, sürecin ise “hakiki bir seçim sürecini hayata geçirme yönünde yeterli siyasi iradenin yokluğunu” gösterdiği belirtildi. Sayım merkezlerinin yüzde 55’inde ciddi usulsüzlük tespit edildi. Seçim gecesi muhalefet binalarına düzenlenen polis baskınlarında dört kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı, altı yüze yakın kişi gözaltına alındı.

İlham Aliyev ise devraldığı iktidarı, babasının etrafında inşa edilen “Ulusal Lider” kültüyle pekiştirdi. Otorite artık yalnızca bir kişide değil, bir soyadında cisimleşmişti.

Ardından sıra değişimin doğabileceği son canlı damar olan gençliğe geldi. Gürcistan ve Ukrayna’daki renkli devrimler Bakü yönetimini ürkütmüştü. 2005 seçimleri öncesinde sokağa çıkan genç muhalifler “radikal” diye damgalandı, liderleri uydurma suçlamalarla tutuklandı; uluslararası kuruluşlar gözaltındakilere işkence yapıldığını raporladı. O yılın sonuna gelindiğinde yaklaşık yüz aktivist cezaevindeydi. Amaç, patlamış bir isyanı bastırmak değil, henüz doğmamış bir hareketin önünü kesmekti. Sürecin son halkası 2010 seçimleri oldu. Gerçek muhalefet partileri Millî Meclis’teki bütün sandalyelerini kaybetti; parlamento artık sembolik düzeyde bile muhalefet barındırmayan bir kuruma dönüşmüştü.

Otoriter bir rejimde muhalefeti etkisiz kılmanın en ustaca yolu, onu kurumlarla birlikte ortadan kaldırmak değildir. O kurumları rejime tehdit oluşturmayan ya da bizzat rejim için çalışan aktörlerle doldurmaktır. Heydar Aliyev iktidarını tahkim ederken anayasayı, parlamentoyu ve siyasi partileri kaldırmadı; tam tersine hepsini korudu. Ama bu kurumların işlevi artık halkı temsil etmek değil, rejime içeride ve dışarıda meşruiyet görüntüsü sağlamaktı.

Bu düzenin merkezinde iktidar partisi Yeni Azerbaycan Partisi (YAP) vardı. Partiyi ayakta tutan şey ortak bir fikir ya da program değildi. YAP, gerçek bir fikriyat ve ideolojiden yoksun, büyük ölçüde patronajla ayakta duran bir yapıydı. Asıl kararlar da resmî kurumlardan çok, devletin dağıttığı makamlar ve sadakat ilişkileri üzerine kurulu gayriresmî ağlarda alınıyordu. Aliyev sadık kadrolarını kilit görevlere yerleştirirken, hiçbirinin bağımsız bir güç odağına dönüşmemesi için onları sürekli yer değiştiriyordu.

Gerçek rakipler tasfiye edildikçe boşalan alanlar bu sadık kadrolarla dolduruldu. Muhalefet potansiyeli taşıyan kesimlere uygulanan yöntem ise iki yönlüydü: Bir bölümü hapis ve baskıyla sindirildi, bir bölümü ise devletin sunduğu makamlar ve imkânlar aracılığıyla sisteme eklemlendi. Böylece muhalefet hem korkutuluyor hem de bağımlı hâle getiriliyordu. Her iki durumda da bağımsız bir siyasal güç olarak varlığını sürdüremiyordu.

Eşeğin Sesi

Baskının yöneldiği en önemli alanlardan biri bağımsız gazetecilikti. Rejim gazetecileri susturmak için iftira davalarından uydurma ceza soruşturmalarına, fiziksel saldırılardan cinayetlere kadar uzanan geniş bir yöntem yelpazesi kullandı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, bağımsız Monitor dergisinin yazı işleri müdürü Elmar Hüseynov’du. Dergisi önce bir “hakaret” davasında verilen ağır para cezasıyla mali olarak çökertildi; Hüseynov ise 2005’te evinin önünde yedi kurşunla öldürüldü. Cinayet hiçbir zaman aydınlatılmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 2017’de Azerbaycan’ı yaşam hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm etti.

Baskı giderek artırıldı, artık hiciv bile cezalandırılıyordu. 2009’da iki genç aktivist, Adnan Hacızade ile Emin Milli, devletin kırk bin doları aşan bir bedelle satın aldığı eşekleri hicveden bir video yayımladı. Videoda bir eşek basın toplantısı düzenliyordu. Çok geçmeden ikisi de bir restoranda dövüldü, ardından tutuklandı ve hapis cezasına mahkûm edildi. Kamuoyunda ise hicvettikleri hayvanın adıyla, “eşek blogger’ları” olarak anıldılar.

Bu baskı 2014’te doruğa ulaştı. Azerbaycan’ın Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Dönem Başkanlığı’nı yürüttüğü yıl, rejim sivil toplumu tamamıyla ezdi. Yaz sonunda ülkenin önde gelen insan hakları savunucularının ve aktivistlerinin neredeyse tamamı cezaevindeydi. Aynı günlerde Cumhurbaşkanı Aliyev, ülkesinin bir demokrasi olduğunu, kendisini eleştirenlerin ise hain olduğunu söylüyordu. Aynı dalgada, Aliyev ailesinin ticari servetini ortaya çıkaran gazeteci Khadija İsmayılova tutuklandı; çalıştığı Radio Liberty’nin Bakü bürosu ise iki hafta sonra basılarak kapatıldı.

Rantın Satın Aldığı Sessizlik

Bütün bu baskı düzeninin altında otoriter istikrarın iki temel dayanağı vardı: içi boşaltılmış kurumlar ve petrol rantı. Rant, yalnızca ekonomiyi değil, sadakatin satın alındığı patronaj düzenini de besliyordu. Petrol geliri rejime hem kendi kadrolarını ayakta tutacak kaynakları hem de toplumu siyasetten uzaklaştıracak görece bir refah vaat etme imkânını sağladı. İnsanların geçimi devletin iki dudağı arasında olduğu için, muhalefet etmenin bedeli yalnızca cesaret değil, aynı zamanda ekmekti.

Bu rantın büyüklüğü, tablonun asıl çelişkisini de ortaya koymaktadır. Nüfusu on milyonu biraz aşan Azerbaycan, Hazar’daki Azeri-Çırag-Güneşli petrol sahası ve dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından Şah Deniz sayesinde bölgesel ölçekte önemli bir enerji ihracatçısı; petrol ve gaz, ihracatın yaklaşık yüzde 90’ını, millî gelirin de neredeyse yarısını oluşturuyor ve devletin petrol fonunda biriken varlık altmış milyar doları aşmış durumda.

Ne var ki bu zenginlik topluma pek yansımıyor. Kişi başına düşen millî gelir yaklaşık yedi bin dolarda, yani orta gelir düzeyinde kalıyor; resmî yoksulluk oranı düşük gösterilse de bağımsız araştırmalar gerçek yoksulluğun çok daha fazla olduğunu söylüyor. Dolayısıyla gelirin büyük bölümü dar bir çevrede toplanırken, küçük bir kısmı da kademe kademe sadakat ağlarındaki kişilere akıyor.

Bu yapının siyasal sonucu, zenginliğin adil paylaşımına ve iktidarın hesap vermesine yönelik taleplerin neredeyse hiç güçlenememesi oluyor. Rejim, bir yandan kişileri ekonomik olarak kendisine bağlayan çıkar ilişkileri kurarken, diğer yandan itirazın bedelini sürekli en yüksekten ödetiyor. Sadakat gösterenlere düşen pay, her ne kadar sadece asgari bir geçimi mümkün kılsa da bu pay susmaları için yeterli oluyor, öte yandan hakkını aramanın ya da kendi çıkarı yerine kamusal yararı savunmanın bedeli ise çok daha ağır oluyor, kişiler çoğu zaman işini, ekmeğini ve özgürlüğünü kaybetmek zorunda kalıyor. Demokratik kültürün hiçbir zaman kök salamadığı bir ülkede, bu zorlukları göğüsleyecek toplumsal gelenek de gelişemediği için Azerbaycan’daki sessizlik bir tercih değil; rantla baskının birlikte ürettiği bir kuşatılmışlığın doğal sonucu olarak ortada duruyor.

Üstelik bu rant yalnızca içeride sadakat üretmekle kalmadı; dışarıda da suskunluk satın aldı. Avrupa İstikrar Girişimi bunu 2012’de “havyar diplomasisi” adıyla belgeledi. Bakü, Avrupa Konseyi’ndeki etkili isimleri düzenli havyar, pahalı hediyeler ve ağırlamalarla etkiliyor; karşılığında Strazburg’da seçimlerine ve insan hakları siciline siyasi destek topluyordu. 2017’de gazetecilerin ortaya çıkardığı “Azerbaycan Çamaşırhanesi” soruşturması ise bunun münferit olmadığını gösterdi. Yaklaşık 2,9 milyar dolarlık gizli bir fon, Avrupalı siyasetçileri ve kanaat önderlerini etkilemek için kullanılmıştı. Hem de bu para, yönetimin gazetecileri ve insan hakları savunucularını topluca cezaevine gönderdiği yıllarda akıyordu.

Avrupa’nın bu suskunluğu bedelsiz değildi. Azerbaycan 2001’de Avrupa Konseyi’ne üye oldu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kabul etti; bu, rejime uluslararası alanda önemli bir hukuk devleti görüntüsü kazandırdı. Ama üyelik baskıyı durdurmak yerine ona yeni bir meşruiyet kalkanı sağladı. Parlamenter Meclis ancak Ocak 2024’te, muhaliflere yönelik baskılar, hileli seçimler ve cezaevlerindeki işkence gibi gerekçelerle Azerbaycan heyetinin yetki belgelerini onaylamayı reddederek heyeti askıya aldı. Buna rağmen ülke Avrupa Konseyi üyeliğini sürdürmeye devam ediyor.

Muhalefetin tasfiyesini yalnızca rejimin gücüyle ya da Batı’nın suskunluğuyla açıklamak da eksik kalır. Muhalefet üyeleriyle yapılan görüşmelere dayanan bir araştırma, geleneksel partilerin zamanla hem siyasi dillerini hem de örgütlenme biçimlerini yenileyemediğini, bu yüzden de yeni kuşaklarla bağ kuramadığını gösteriyor. Gençler ise giderek siyasetten uzaklaşıp kendilerini daha çok eğitim, kültür ve yerel girişimler içinde tanımlamaya başladı. Böylece tasfiye, yalnızca devlet baskısının değil; dış dünyanın çıkar hesaplarının ve muhalefetin kendi yenilenme krizinin de ortak ürünü hâline geldi.

Vatan Haini İlan Etmek

2020’de Karabağ’ın işgalden kurtarılması, Azerbaycan toplumunda büyük bir gurur yaratan tarihî bir zaferdi. İktidar da bu zaferi hızla kendi siyasal meşruiyetinin parçasına dönüştürdü; kendisini hem milletle hem de zaferle özdeşleştirdi. Bu özdeşlik kurulduktan sonra hükümeti eleştirmek giderek devlete değil, millete karşı çıkmak gibi de algılandı. Rejimin yıllardır muhaliflere yönelttiği “hain” suçlaması da bu yeni atmosferde çok daha güçlü bir toplumsal karşılık buldu. Böylece haklı bir ulusal dava, aynı zamanda içeride siyasi eleştirinin meşruiyetini iyice yok eden bir zemine dönüştü.

Tüm bu yaşanan baskının son evresi artık açıkça uygulanan şiddetten çok hukukun kendisine dayanıyor. 2013-14’teki baskı dalgası dağınık ve büyük ölçüde keyfîydi; 2022 sonrasında ise baskı daha sistemli, daha kurumsal ve hukuk kılıfına bürünmüş hâle geldi. Hukukçuların “otokratik legalizm” dediği bu yöntemde devlet hukuku ortadan kaldırmıyor; onu kendi iktidarını tahkim eden bir araca dönüştürüyor. Örneğin, bir partiyi, gazeteyi ya da sivil toplum kuruluşunu açıkça yasaklamak yerine kaydını reddediyor, ardından da kayıtsız faaliyeti suç sayıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Ekim 2024 tarihli raporu bu mekanizmayı ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. İncelenen otuz üç davanın yirmisinde suçlama “ülkeye döviz kaçakçılığı”ydı. Hedef alınanların tamamı, ya kaydı reddedilen sivil toplum kuruluşlarıyla ya da iki bağımsız haber kuruluşu, Abzas Media ve Toplum TV ile bağlantılıydı. Bu iki medya kuruluşundan ve bağlantılı bir platformdan on sekiz kişi tutuklandı, ofisler mühürlendi. Rapora göre suçlamaların ortak amacı, bağımsız gazeteciliği ve sivil toplum faaliyetlerini cezalandırmak ve fiilen sona erdirmekti.

Bütün bunlar, ülkenin uluslararası vitrininin parlatıldığı bir dönemde yaşandı. 2024 sonbaharında COP29 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapan, kendisini dünyaya yeşil ve sorumlu bir ortak olarak sunan Azerbaycan, aynı günlerde geriye kalan son bağımsız seslerini de susturuyordu. Susturulamayanlar ise ülkeyi terk etti. Kasım 2023’ten itibaren hızlanan tutuklamalar, çok sayıda gazeteci ve aktivisti sürgüne zorladı; böylece muhalefetin önemli bir bölümü ülke dışına yerleşti.

Bugün: Geriye Bir Muhalefet Kaldı mı?

Bugün Azerbaycan’da otuz yıllık tasfiye sürecinin sonunda geriye gerçek bir siyasal rekabet kalmadı. Kurumlar hâlâ yerinde duruyor olabilir; ama içleri çoktan boşaltılmış durumda.

1 Eylül 2024’teki erken parlamento seçiminde Yeni Azerbaycan Partisi, 125 sandalyenin 68’ini kazandı. Meclisin ikinci büyük grubunu, sayısı kırk dördü bulan “bağımsızlar” oluşturdu; geri kalan koltuklar ise rejime yakın küçük partiler arasında paylaşıldı. “Muhalefet” sıfatını taşıyan tek temsil, kendisini “yapıcı muhalefet” olarak tanımlayan Cumhuriyetçi Alternatif’in (REAL) kazandığı tek sandalyeydi. Müsavat Partisi tek bir milletvekili bile çıkaramadı; Halk Cephesi’nin de içinde bulunduğu muhalefet bloku ise seçimi bütünüyle boykot etti. Katılım ülke tarihinin en düşük düzeyine, yüzde 37’ye geriledi. AGİT gözlemcileri de seçimin “seçmenlere gerçek bir siyasi alternatif sunmadığını ve temel özgürlükler ile medya üzerindeki aşırı kısıtlamalar altında yapıldığını” kaydetti.

Bugün sıfırdan gerçek bir parti kurmak da mümkün değil. Hukuk bu kapıyı da büyük ölçüde kapatmış durumda. Ocak 2023’te yürürlüğe giren Siyasi Partiler Yasası, mevcut bir partinin varlığını sürdürebilmesi için en az 5.000, yeni bir parti kurulabilmesi için ise en az 10.000 üye ve 200 kurucu şartı getirdi. Yasanın ardından otuzdan fazla parti hukuken ortadan kalktı. Müsavat ve Halk Cephesi gibi köklü partiler bile önce “üye listesi eksikliği” gerekçesiyle reddedildi, ardından yeniden kaydedildi. Böylece parti kaydı dahi iktidarın elindeki bir ödül-ceza mekanizmasına dönüştü. Bir partinin varlığı artık iktidarın iznine bağlıydı.

Geriye kalan az sayıdaki gerçek muhalif için bedel 2025’te daha da ağırlaştı. 2023 sonundan bu yana çok sayıda gazeteci hapse atıldı; petrol gelirlerinin şeffaflığını savunan iktisatçı Gubad İbadoğlu ile insan hakları savunucusu Anar Mammadlı uydurma davalarla yargılandı.

Son darbe ise sembolik bir isme indi. Elçibey’in halefi ve Halk Cephesi Partisi Genel Başkanı Ali Kerimli, 29 Kasım 2025’te “anayasal düzeni zorla değiştirmeye yönelik eylemler” suçlamasıyla, müebbet hapse kadar varabilen bir madde kapsamında tutuklandı. Uluslararası Af Örgütü bu tutuklamayı, ülkedeki “otoriter pratiklerin pekişmesinin yeni bir kanıtı” olarak niteledi. Otuz yıl önce televizyon ekranında itibarsızlaştırılan muhalefetin son büyük temsilcisi, otuz yıl sonra bir cezaevi hücresindeydi.

Aliyev ailesinin otuz yılda kurduğu düzen, kaba kuvvete dayanan klasik bir diktatörlük değildir. Kurumları yerinde duran, seçimleri düzenli, dış görünüşü özenle korunmuş bir otoriterliktir. Muhalefet bu düzende açıkça yasaklanarak değil; yaşayabileceği her alan adım adım daraltılarak tasfiye edildi. Seçimlerden medyaya, partilerden sivil topluma kadar uzanan bu uzun süreç sonunda, gerçek muhalefetin ülke içinde neredeyse hiçbir zemini kalmadı. Geriye kalanlar ya cezaevinde ya da sürgünde.

Bunun en ağır bedelini yalnızca susturulan muhalefet ödemedi. 1990’ların başında demokrasiyi kurmaya çalışanlar, ülkenin en eğitimli ve cesur insanlarıydı. Otuz yıl sonra aynı nitelikteki insanların önemli bir bölümü ya cezaevinde ya da ülke dışında.

Bir ülke muhalefetini kaybettiğinde yalnızca iktidar denetlenmez hâle gelmez; aynı zamanda en yetenekli insanlarını, eleştirme cesaretini ve kendini yenileme kapasitesini de kaybetmeye başlar. Otoriter rejimlerin en büyük başarısı muhalefeti susturmaları değildir. Asıl başarıları, bir ülkeyi muhalefetsiz yaşamaya alıştırabilmeleridir.

Perspektif

POLITIKA