

2026-02-16
Ruşen Çakır
“Kürtler hâlâ çözüm sürecine inanıyor mu?” sorusunu Ruşen Çakır’a değerlendiren Doç. Dr. Vahap Coşkun, ocak ayının son derece gerilimli geçtiğini söyledi.
Coşkun, “Halep’teki iki mahallenin boşaltılması talebi üzerine tansiyonun yükselmesi Türkiye’de hem sokağa hem de siyasete yansıdı. Çünkü ocak ayı neredeyse çözüm sürecinde herhangi bir gelişmenin olmadığı bir ay olarak tarihe geçti. Tahminim o ki taraflar Suriye’de ne olacağını görmek için beklediler ve sonrasında tekrar sürece döndüler” dedi.
Özellikle ABD’nin ve Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki açıklamalarının Kürtlerde hayal kırıklığı yarattığını belirten Coşkun, Suriye modeline atfedilen anlamın sahadaki gerçeklikle örtüşmediğinin ortaya çıktığını ifade etti.
“Arabuluculuk rolü oynanmadı”
Ankara’nın Suriye politikasını da değerlendiren Coşkun, “Suriye’de taraflar arasında dürüst bir arabulucu rolü oynamak gerekirken bir tarafın lehine, diğer tarafın aleyhine bir tavır takınıldı” dedi.
Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’nın kullandığı dilin Kürtlerde kırılmaya yol açtığını söyleyen Coşkun, buna karşın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın daha ılımlı bir dil kullandığını belirtti.
“Toplum süreç yorgunu yapılmamalı”
Sürece yönelik desteğin ocak ayında azaldığını ancak tamamen ortadan kalkmadığını kaydeden Coşkun, “Kürt kamuoyunun hâlen önemli ölçüde bu sürece destek verdiği kanaatindeyim” ifadelerini kullandı.
Sürecin başarıya ulaşması için somut adımlar gerektiğini söyleyen Coşkun, şu değerlendirmede bulundu:
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına uygun olarak Demirtaş’ı tahliye edersiniz ve kayyum atanan belediye başkanlarının görevlerini iade edersiniz. Bu iki adımı attığınız andan itibaren hava tamamıyla değişir. Zaten çatışmadan yorulmuş bir toplum var. Bir de bu toplumu süreçte yormamak gerekiyor. Bu adımları bir an önce atmak gerekiyor ki toplumun sürece olan güveni ve desteği artsın.”
“Kürt hareketleri ne yapmalı?”
Ruşen Çakır’ın, “Kürtleri ve Türkleri sürece daha fazla dahil edebilmek için Kürt hareketleri ne yapmalı?” sorusuna Coşkun şu yanıtı verdi:
“DEM Parti’nin sürecin başından itibaren dikkatli bir dil kullanmaya özen gösterdiğini düşünüyorum. Bazı provokatif eylemler olsa da süreci koruyan, hassasiyetle yaklaşan bir dil kurmaya çalıştılar. Buna devam etmeleri gerekiyor. Siyasetin burada önemli bir işlevi var. Bu işlevini yerine getirmesi için programını biraz daha geliştirmesi gerekiyor.”
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Diyarbakır’a bağlanıp Doçent Vahap Coşkun’la konuşuyoruz ve sorumuz çok açık ve net: Kürtler sürece hâlâ inanıyor mu ya da süreçten bir umutları var mı? Evet Vahap, merhaba.
Vahap Coşkun: Merhabalar.
Ruşen Çakır: Şimdi sen Serbestiyet‘te Ocak sonunda bir yazı yazdın; “Üç Kırılma” diye. Tam Suriye olaylarının zirvede olduğu bir zamanda, SDG’nin ya da Kürtlerin yenildiği izleniminin baskın olduğu bir dönemde ve burada sen “Kürt mahallesi” demişsin, ben “Kürt sokağı” dedim biliyorsun o Arap Sokağı lafından hareketle. “Orada yaşanan hayallerin yıkılması” demiştin. Şimdi şunu soruyorum: Bir, neden böyle demiştin ama daha sonra Suriye’de Kürtleri de belli ölçülerde memnun edecek bir noktaya varıldı. O ilk yıkılan hayaller, sonraki o gelişme 30 Ocak anlaşması biliyorsun, onunla beraber bir ölçüde giderildi mi?
Vahap Coşkun: Evet. Şimdi tabii bir 10 Mart anlaşması vardı ve 2025’in sonuna kadar bunun hayata geçirilmesi düşünülüyordu. Taraflar bu konuda bir anlaşmaya varmışlardı. Fakat 2025’un sonu geldiğinde maalesef bu anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda bir mutabakat ortaya çıkmadı. Ocak ayı son derece gerilimliydi. Önce Halep’teki iki mahallenin boşaltılması talebi üzerine başlayan tansiyonun yükselmesi Türkiye’de de kendisini yansıttı. Hem sokakta kendisini yansıttı hem de siyasette yansıttı. Çünkü ocak ayı neredeyse çözüm sürecinde herhangi bir gelişmenin olmadığı bir ay olarak tarihe geçti. Tahminim o ki taraflar Suriye’de neyin olup neyin olmayacağını görmek için beklediler ve ondan sonra tekrar sürece geri döndüler. Şimdi ocak ayı içerisindeki o bir aylık süreçte Kürt sokağında, Kürt mahallesinde gerçekten psikolojik olarak kötü bir durum vardı. Yani birkaç açıdan kötü bir durum vardı. O yazıda da anlatmaya çalıştım. Birincisi, Suriye’de Kürtlerin bugüne kadar ittifak ilişkisi içinde olduğu büyük güçlere yönelik bir hayal kırıklığı yaşandı. Özellikle ABD’nin Suriye Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifadeleri, Trump’ın Beyaz Saray’da Kürtlerle ilgili sorulara verdikleri biraz tahkir edici ifadeleri de içeren sözleri ve aynı zamanda Şam’dan yana tavır koymaları Kürtlerin Batılı güçlerle ilişkin bir hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı tabii biraz da tarihten de kaynaklanan bir hayal kırıklığı. Çünkü insanlar böyle olaylar olduğunda tarihe başvuruyorlar. Tarih birden bugüne geliyor ve işte geçmişte Gazi Muhammed’in, Mele Mustafa Barzani’nin, 1988’li yıllarda Kürtlerin Halep’de yaşadıkları akıllarına geliyor ve onun üzerinden bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Bir de tabii Suriye modeline yönelik bir hayal kırıklığı da oldu. Çünkü orada özellikle PKK ve yakın çevreleri çok büyük bir anlam atfediyorlardı bu modelle. Bu modelin dünyaya da örnek olacağını söylüyorlardı ve bunun üzerinden bir propaganda yapıyorlardı. Ancak onun gerçekçi olmadığı, Suriye’nin sosyolojisine çarptığı net bir şekilde ortaya çıktı. Dolayısıyla SDG ve SDG ile bağlantılı olarak PYD, PKK’ye yönelik de eleştiriler bu dönemde dile gelmeye başladı. Sosyal medyada bir tarama yaparsanız bunu çok net bir şekilde görebilirsiniz. Ve bir de tabii Türkiye’deki bu meselenin ele alınış biçimine yönelik bir hayal kırıklığı. Yani gerek iktidar medyasında gerek muhalefet medyasında bunun adeta Kürtlerin bir yenilgesi, Türklerin bir zaferiymiş gibi sunulması Türkiye’deki Kürtlerin önemli bir ölçüde kırılmalarına, psikolojik olarak tahrip olmalarına sebebiyet verdi. Çünkü bu süreç tamamıyla Türk-Kürt kardeşliği söylemi üzerine oturtulmuştu. Ama o Halep’ten başlayan ve devam eden olaylar sırasında takınılan tavır bu kardeşlik hukukuyla bağdaşan bir tavır değildi. Dolayısıyla bu anlamda ciddi bir psikolojik kırılmanın olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu ocak ayı için söylediğim bir tabloydu bence. Önce 18 Ocak’ta, daha sonra 30 Ocak’ta varılan anlaşmayla birlikte bu psikoloji biraz daha iyiye doğru gitti. Çünkü 18 Ocak ve 30 Ocak’a gelinceye kadar iki önemli kaygı vardı. Suriye’de çatışmanın çıkması ve orada işte Kürtlerin bir kıyıma uğrayabilme tehdidi, masum insanların hayatlarını kaybedebilme tehdidi. Bu ciddi bir şekilde bir endişe ve aynı zamanda bir psikolojik yük yaratıyordu. Bir diğeri de eğer orada bu olaylar gerçekleşirse Türkiye’de süreci yürütebilmenin imkan ve ihtimalinin ortadan kalmayacağı endişesi. Ama 30 Ocak’tan sonra bu iki ihtimal de bertaraf oldu. Yani artık orada bir çatışma ihtimali düştü. Taraflar bir anlaşma yaptılar. 30 Ocak anlaşması da bence 10 Mart’tan geri ama 18 Ocak’tan daha ileri bir anlaşmaydı. Kürtlerin siyasi muhataplığını devam ettiren bir anlaşmaydı o. Bu anlaşmanın hayata geçirilmesi için birtakım adımların atılması çatışma ihtimalini azaltınca duygu durumu daha iyiye doğru evrildi. Süreç içerisinde de tekrar sürece geri dönüldü. Komisyon raporunu bu ay içerisinde hazırlayacağını ve meclise sunacağını ifade etti. Komisyon üyeleri süreç konusunda herhangi bir sıkıntının olmadığını dile getirdiler. Diğer taraftan İmralı heyeti Öcalan’la görüşmeye gitti vesaire. Dolayısıyla o ocak ayında diplere vuran psikolojinin biraz daha onarıldığını, tamir edildiğini, daha iyi hale geldiğini düşünüyorum şu an itibariyle.
Ruşen Çakır: Burada şimdi iki tane husus var. Yazıda da belirttin, şimdi de söylüyorsun. Kürtlerin Ankara’ya, yani iktidara yönelik zaten güvenleri pek yoktu. Suriye’de o güvenin iyice kırıldığını, özellikle Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarını söylüyorsun baştan beri. İkincisi de Türk kamuoyu diyelim ya da Türk iktidar yanlısı, hatta karşıtı neredeyse bir koalisyon oluştu ve Kürtlerin kayıplarını kendi kazanımları olarak görmeleri. Şimdi bu Türkiye’deki süreçte iki ayrı noktada önemli hususlar. Sırayla gidelim. Siyasi iktidara bakışta şunu ben kişisel gözlemim olarak söyleyeyim. Birtakım istisnalar var ama birtakım iktidar yanlısı ve muhalif medyanın kullandığı dili iktidarın doğrudan sahiplerinin pek kullanmadığını gördüm. Bilmiyorum katılır mısın? Yani mesela her yerde terör, terör, terör ama iktidar sözcüleri sert açıklamalarda bile daha böyle sanki dikkatliydiler. Ama tabii ki Suriye’deki olayın, Şam yönetiminin Ankara’nın desteği ve teşviğiyle o operasyonları yaptığı düşüncesi – ki doğru herhalde – büyük kırılma yarattı ya da zaten var olan güvensizliği daha derinleştirdi. Sence siyasi iktidar bunun farkında mı? Bunu önemsiyor mu? Bunu telafi etmek istiyor mu? Ve edebilir mi?
Vahap Coşkun: Şimdi bence Suriye konusunda baştan itibaren yapılan en büyük hata, Suriye’deki taraflar arasında dürüst bir arabulucu rolü oynamak gerekirken bir tarafın lehine, diğer tarafın aleyhine bir tavır takınılmış olması. Yani biz orada sürekli bir şekilde 10 Mart anlaşmasının uygulanmasını istiyoruz derken, bu anlaşmanın uygulanmasının sadece bir tarafın sırtına yıkan, oraya çıkan bütün arızaları sadece tek bir tarafın sorunuymuş gibi yansıtan bir siyasetin izlenmesi zaten güveni düşüren unsurlardan bir tanesiydi. Yani Ankara’nın Şam’a doğrudan ve koşulsuz bir destek vermesi ve SDG’yi bu anlamda ciddi manada zorlaması kuşkunun büyümesine sebebiyet veren unsurlardan bir tanesiydi. Bu bence önemli bir hata. İkinci olarak bu bağlamda özellikle Dışişleri Bakanlığı’nın ve Savunma Bakanlığı’nın kullandığı dil de Kürtleri yaralayan bir dildi. Yani dışişleri bakanının Suriyeli mevkidaşından çok daha sert bir dil kullanması, sürekli terbiye edici bir üslupla konuşması önemli bir problem. Diğer taraftan yine bu süreç içerisinde Savunma Bakanlığı’nın yapmış olduğu “Şam karar versin biz operasyona hazırız” yönündeki açıklamalar da yine burada bir ciddi olarak kırılmaya sebebiyet verdi. Ama bu iki bakanı bir tarafa bırakırsanız diğer hükümet üyeleri, buna Cumhurbaşkanı Erdoğan da dahil, daha mutedil, daha sakin bir dil kullandılar. Şimdi bence süreç bağlamında iktidarın daha büyük bir problemi var Ruşen abi. İktidarın bu süreci gerçekten topluma anlatabilecek noktada üç önemli açmazının olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi bir siyasal aktör meselesi. Yani bu süreci sadece süreç karşısında sert dil kullanan aktörlerden duyuyoruz biz iktidar tarafında. İşte Hakan Fidan konuşuyor, Yaşar Güler konuşuyor vesaire. Ama bunun dışında toplumla ilişki kurabilecek bir siyasal aktörü yok. Diğer taraftan iktidar medyasına baktığınızda iktidar medyasına adeta süreç gelmemiş gibi. Yani süreçten bihaber bir dil kullanıyorlar. Hâlâ 1 Ekim’den önceki tavırlar, üslup, söylem aynen devam ediyor. Yine iktidarın, iktidara yakın sivil toplum kuruluşlarının da bu sürecin daha da güçlenmesi için üzerlerine düşeni yapmaktan imtina ettikleri bir durum. Bu elbette iktidarın süreci yürütme tarzıyla da ilgili olabilir. Fakat bu önemli bir problemi kendi içerisinde yansıtıyor. Peki bunun farkındalar mı? Yani bunun Kürtleri yaraladığının farkındalar mı? Bence bunun farkındalar. Yani buna yönelik konuşmaların da içeriğine baktığımızda birtakım işaretler görmemiz mümkün. Mesela Kobani önemli bir test noktası. İktidara yakın medya ısrarla Kobani adını kullanmazken ki Kobani adı da Kürtçe değildir, yani o onun tarihsel süreç içerisinde “company”den gelmiştir ama yerleşmiş bir isimdir. Sürekli olarak işte Ayn El Arab diyordu ama örneğin son grup toplantısında Erdoğan çıkıp Kobani açıklamasını yaptı. Yani Suriyeli yetkililer bile Kobani’yi kullanırken Türkiye’deki medyanın, iktidara yakın medyanın bunu kullanmaktan imtina etmesi gerçekten ciddi bir psikolojik soruna, Türkiye açısından da ciddi bir psikolojik soruna işaret ediyor. Ben bunun Türkiye’de iktidar tarafından gözlemlendiğini düşünüyorum. Muhtemelen bundan sonraki süreçte Kürtlerin gönüllerini almaya yönelik bir dili geliştirme ihtimallerinin de yüksek olduğunu düşünüyorum. Birtakım gazetecilerle yapılan görüşmelerde de buna yönelik işaretler verildi. Yani bir kırılmanın yaşandığını, bunun tamir telafi edilmeye yönelik hem söylem eylem düzeyinde birtakım işlerin yapılması gerektiği noktasında da iktidar kanadında da bazı görüşler var. Muhtemelen önümüzdeki günlerde süreç eğer hızlanırsa bunları sahada görebiliriz.
Ruşen Çakır: Peki kamuoyları meselesine bakacak olursak, şimdi bütün medya hep birlikte çullandı diyelim. Çok az istisna kalanlar mesela Medyascope gibi; bayağı dayak yedik her şeye rağmen, tanıksındır. Burada şöyle bir husus özellikle dikkat çekici: Muhalefetin de burada iktidarla aynı şekilde hizalanması kadar özellikle senin de çok yakından bildiğin, tanıdığın muhafazakar kesim ya da İslami camia içerisinde bir sanki Türk-Kürt yarılması çıktı. Yanılıyor muyum? Böyle ”safınızı belirleyin” yani Kürt İslamcılara ya da dindarlara yönelik çağrılar vesaire ve hâlâ sürüyor sanki bu.
Vahap Coşkun: Evet. Yani orada ciddi bir problem var. Öylesine bir tablo yaratıldı ki Suriye’deki Kürtlerin hakkı ve hukuku konusunda hassasiyet göstermek sanki doğrudan PKK’yi savunmak veya doğrudan SDG’nin saflarına katılmak gibi bir algı yaratıldı. Oysa yani Türkiye’de sokaktaki bir Kürt Suriye’deki Kürte baktığında oradaki insanların partisiyle veya siyasal eğilimleriyle ilgilenmez; oradaki Kürtlerin haklarıyla, güvenlikleriyle, hukuklarıyla ilgilenir ve bunun iyi olmasını ister. Ve bu son derece doğaldır. Türkiye’deki bir Türk örneğin Kıbrıs meselesine baktığında veya Türkmenlere baktığında, Kerkük’teki Türkmenlere baktığında veya Batı Trakya’daki Türklere baktığında, oradaki Türklerin siyasal eğilimleriyle çok alakadar değildir. Önemli olan buradaki Türklerin güven içerisinde olmasıdır, huzur içerisinde olmasıdır. Türkiye’deki Kürtler açısından da öyle. Yani bir Kürt Suriye’deki Kürte baktığında, Irak’taki Kürte baktığında onun partisiyle, siyasal ideolojisiyle birincil derecede ilgilenmez. Önemli olan Kürt kimliğinin korunmasıdır, Kürtlerin haysiyetine yönelik herhangi bir taarruzun gerçekleşmemesidir. Şimdi buna dair bir talebi dile getirdiğinizde sanki işte Türkiye karşıtı bir politika yürütüyormuşsunuz veya PKK safında yer alıyormuşsunuz gibi bir algı yaratıldı. Hatırlayacaksın abi o günlerde son derece revaçta olan bir söz vardı: “Furkan Günleri”. Yani karar anındayız; ya bizden yanasınız ya da düşmanımızsınız, ya bizimle birlikte saf tutarsınız ya da bertaraf edilirsiniz gibi bir dil. Bu tabii çok yaralayıcı bir dil. Yani burada sanki karşı tarafta dinden çıkmış, tamamıyla tasfiye edilmesi ve ortadan kaldırılması mübah bir güruh varmış gibi konuşan bir dil. Son derece yaralayıcı.
Ruşen Çakır: Burada bir not düşmek istiyorum, özür dilerim. Ben onu birkaç yerde dile getirdim, karşına çıkmıştır. Bir de şöyle bir realite var: Türkiye mesela örneğinde Kürtlerin baktığımızda geleneksel olarak dindarlık ve din bilgisi anlamında Türkiye ortalamasının çok üstünde olduğunu ben şahsen görüyorum. Sen daha iyi biliyorsun. Yani Kürtlere İslamiyet’i öğretmek gibi bir misyon da var orada. Çünkü hani ”Furkan” diye söylemesi, dine doğrudan atıf yapması, Hazreti Muhammed’e, onun dönemine atıf yapması; Kürtlere sanki bilmiyorlarmış gibi, öğretiyormuş gibi böyle o yukarıdan bir dil var. Ki baktığım zaman hitap ettiği Kürtler mesela dindar Kürtler herhalde dini ilimler konusunda onları cebinden çıkartır. Çok mu abartıyorum?
Vahap Coşkun: Yok değil yani. Bu hiyerarşik değil maalesef her alanda kendisini gösteriyor. Yani siyaset alanında “Siz bilmezsiniz, biz biliriz, bizim bildiğimiz yolda yürümek durumundasınız” diyen bir tavır. Aynı zamanda din konusunda da dinin ne olduğunu ve onun nasıl yaşanması gerektiğini ancak biz belirleriz, siz de buna tabi olduğunuz müddetçe dindarlığınız makbuldür diyen bir yaklaşım. Bu tabii Kürt sosyolojisinin gerçekliğiyle uyan bir yaklaşım değil. Yani bırakın Kürtlerin tamamını veya Kürt sosyolojisinin tamamındaki dindarlığı, DEM Parti’ye oy verenlere yönelik yapılacak olan sosyolojik bir araştırma bile buradaki dindarlığın son derece güçlü olduğunu gösteriyor. Elbette Türkiye’de son yıllarda her kesimde bir sekülerleşme var, burada da bir sekülerleşme var. Ama diğer taraftan Kürt toplumunda din son derece önemlidir ve aynı zamanda kitleyi harekete geçiren bir husustur da. Bakın, bu Gazze ile ilgili en büyük eylemler Kürt illerinde yapıldı. Muhtemelen en büyük eylemlerden bir tanesi Diyarbakır’da gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla Kürtlere din üzerinden ders vermeye kalkmak, Kürtleri dinleri ile terbiye etmeye yaklaşmak abesle iştigal ve bu tavır, bu üslup, bu üstenci bakış hiç kuşkusuz zedeleyici bir bakıştı. Maalesef tamamıyla bugün de ortadan kalkmış değil. Halen o tavır kendisini gösteriyor. Ama bu tavrın ne Türkiye’nin istikrarına bir katkısı olabilir ne Kürtlerle doğru bir şekilde iletişim kurmaya katkısı olabilir.
Ruşen Çakır: Peki bir diğer husus kırılmalardan birisi. Sen “Rojava Devrimi” demişsin. Kafalarda bir düşünce vardı Suriye’de inşa edilen hakkında ama onun gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. Kürtlerin kendi içlerinde yaşadığı bir kırılma. Ben bunu Rojava’nın ötesinde Kürt hareketine bakışta da gözlemliyorum. Yani Suriye’de yaşananlar sadece Mazlum Abdi ve arkadaşlarına yönelik bir kırılma değil aslında. O genel bir hareketin parçası biliyoruz; Öcalan hareketi diyelim. Ona yönelik olarak da bir kırılmanın olduğunu sen hem yazdın, ben de şahsen çok görüyorum, karşıma çıkıyor, duyuyorum. Hem Kürt hareketinin genelini hem de Öcalan’ı bir anlamda yani sorgulama ya da böyle bir mesafe koyma, eleştirme; değişik sözler kullanılabilir. Sen Diyarbakır’da bunu çok daha yakından gözlüyorsundur. Suriye deneyiminden sonra insanların Kürt siyasi hareketine bakışında nasıl bir değişiklik var?
Vahap Coşkun: Tabii Suriye’de çarpıcı bir değişim oldu ve aynı zamanda bir kırılma noktasına da işaret etti. Herkes için geçerli olduğu gibi bu PKK için de SDG için de geçerli. Programın başında da konuştuk. Suriye’deki modele, Suriye’deki tecrübeye çok büyük bir değer atfediliyordu ve bunun herkese örnek teşkil edebilecek, gelecekte dünyaya da örnek teşkil edilebilecek bir sistem olduğu söyleniyordu. Fakat bunun bir gerçekliğe uyan tarafının olmadığı çok kısa süre içerisinde görüldü. Yani o sistemin işlemesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi Arap aşiretlerle kurulan işbirliğiydi. Ama Şam yönetimi istikrarı elde ettikçe, güçlendikçe, Batıyla ve diğer Arap ülkeleriyle ilişkilerini geliştirdikçe bu Arap aşiretler de doğrudan Şam yönetimi tarafına geçtiler ve dolayısıyla o büyük sözler, ideolojik argümanlar sahanın sosyolojik gerçekliğiyle karşılaştı, onunla çarpıştı ve ortaya SDG açısından iyi olmayan bir tablo çıktı. Bu elbette insanların eleştirmelerine sebebiyet verdi. Yani SDG’nin bu bir yıl içerisinde izlemiş olduğu siyasetin neresinde doğru, neresinde yanlış yapıldığı çok daha net bir şekilde ortaya çıktı veya tartışılmaya başlandı. Örneğin kartlar elindeyken daha güçlü bir diplomatik performans gösterebileceği yönünde eleştiriler dile getirildi. Öne sürdüğü ideolojik çerçevenin Suriye sahasının gerçekliğine uymadığını, bunu zorla dayatmaya çalışmasının da bir yerde patlayacağı ve o günün bugün olduğu yine belirtildi. Ayrıca yine bu bağlamda, özellikle Halep meselesi bağlamında Kandil ile Kamışlı arasında yani Kandil ile Mazlum Abdi ve sahadaki aktörler arasındaki farklı görüşlerin de, birbirlerini nakzeden tavırların da buna sebebiyet verdiği söylendi vesaire. Dolayısıyla ortaya yeni bir tablo çıktı. Bu tablo içerisinde hem SDG modeli hem de aynı zamanda Öcalan’ın fikirleri de bir tartışma konusuna yol açtı. Şimdi benim buradan çıkardığım temel sonuçlardan bir tanesi şu bence, benim kanaatim: Bu saatten sonra her taraftaki Kürt siyaseti, özellikle de PKK’ye yakın olan Kürt siyaseti, muhtemelen daha gerçekçi kavramlarla konuşmak mecburiyetinde kalacaklar. Yani daha önce çok büyük değer biçilen kavramların sahada test edilmesi ve gerçekliğinin son derece zayıf olduğunun görülmesi bu kavramlara yönelik bakışı da değiştirecek. Yani bu demokratik modernitedir, demokratik konfederalizmdir, iktidarın tasfiye edildiği yeni bir yaşam modelidir ve benzerinin bir siyaset tayin etmede, bir siyaset yürütmede çok büyük bir yol açmadığı görüldü. Dolayısıyla bence özellikle PKK ve aynı zamanda PKK’ye yakın olan bu bütün siyasal aktörlerin bir kavram setlerini yeniden güncelleştirmeleri gerekecek. Daha siyasetin içerisindeki kavramlarla, daha siyaseten bilinen kavramlarla konuşmaları gerekecek. Bu aynı zamanda her yer için kendi projelerinde daha gerçekçi temellere oturtmalarını sağlayabilir.
Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir husus var, çok aslında çelişkili bir durum bence, katılır mısın bilmiyorum. Suriye’de yaşananlar bir yanıyla Kürtlerin yalnızlığı duygusu ve uluslararası alanda yaşanan bir dayanışma. Kürtlerin kendi içindeki dayanışmaları bir tür Kürt milliyetçiliğine sıçrattı. Bir yanıyla bu. Ama diğer yanıyla da şöyle bir şey var: Kürt milliyetçiliğinin mesela bir özerklik ya da federasyon ya da bağımsız devlet vesaire her neyse, bütün bunların her birinin, herhangi birinin olabilmesi için muhakkak bir desteğe, uluslararası desteğe de ihtiyacı var. Yani biliyoruz ki mesela Öcalan bu süreci başlattığı zaman Öcalan’a yönelik Kürt milliyetçisi eleştirilerinin temelinde “İsrail yeni bir bölge dizayn ediyor, biz de burada kendimize bir yer tutarız” diye basitle özetleyebileceğim bir yaklaşım vardı. Ama şimdi baktık ki Suriye’de İsrail de sahip çıkmadı Kürtlere. Şimdi yani bir tarafta yükselen bir Kürt milliyetçiliği var ve bu anlamda Öcalan’ın 27 Şubat deklarasyonuna bir anlamda mesafe koyan ama diğer yanda da Kürt milliyetçiliğinin realiteye geçmesinin, hayata geçmesinin uluslararası anlamda, en azından konjonktür anlamında, imkanı olmadığı gerçeği var. Yani burada bir garip bir durum var sanki.
Vahap Coşkun: Evet. O zaman milliyetçiliğin içeriğinin yeniden tarif edilmesi gerekecek veya Kürt milliyetçiliği derken neyin kastedildiği daha açık bir şekilde ortaya konulması gerekecek. Benim gördüğüm şu Ruşen abi, evet, özellikle bu Suriye meselesinden görüldü ki gerçekten bir Kürt hassasiyeti var ve bu Kürt hassasiyeti sınırlarının ötesinde bir hassasiyet. Yani Suriye’de meydana gelen bir olaya Irak’taki Kürt de tepki gösteriyor, Türkiye’deki Kürt de, Avrupa’daki Kürt de, Amerika’daki Kürt de. Yani dolayısıyla kendi kimliğinden insanların durumuyla yakından ilgilenen bir hassasiyet var. Bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Bu bazen siyasal alana da yansıyor. Mesela Barzani’nin bu süreç içerisinde gösterdiği performans bunun teyidi niteliğinde. Çok açık ve net bir şekilde “Suriye’deki Kürtler bizim kardeşimiz, onlara yönelik herhangi bir yönelme olursa biz buna tepki gösteririz” diyen bir siyasi hat belirledi ve bunun üzerinden siyaset yürüttü. Aynı zamanda Mazlum Abdi’nin diplomatik birtakım ataklar gerçekleştirmesinin de zeminini sağladı. Dolayısıyla böyle bir durum var. Ama hani ”bu yükselen Kürt hassasiyeti veya Kürt milliyetçiliği bir devlete yönelik olarak bir programa sahip olabilecek mi?” diye sorarsanız, bu konuda bunu bu şekilde söylemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü farklı Kürtlükler ve farklı Kürt milliyetçilikleri var. Şimdi mesela Irak’takilerin en büyük muhtemelen amaçları kendi durumlarını daha tahkim etmek, merkezi hükümet karşısında daha güçlü bir pozisyona gelebilmek. Türkiye’deki Kürtlerin şu andaki en önemli gündem maddelerinden bir tanesi çözüm sürecini ilerletebilmek ve bu sürecin içerisinde hem silahsızlandırmayı gerçekleştirmek hem de Kürtlerin hak ve hukuklarını yasal ve anayasal olarak daha garantili bir noktaya aldırtmak. Dolayısıyla biraz daha fazla bir milliyetçilik var ama bu milliyetçilik bence biraz daha rasyonel temellere oturtan bir milliyetçilik. Yani daha ziyade kendi meseleleri üzerine yoğunlaşan, dışarıdaki bir Kürt’ün hassasiyetini paylaşan, onun durumuyla yakından ilgilenen ama bunu ulusları aşan bir siyasal programa dönüştürmekten de kaçınan bir ruh hali diye tanımlıyorum ben bunu.
Ruşen Çakır: Peki şimdi baktığımızda bir süreç var ve en son cumhurbaşkanıyla İmralı heyeti de görüştü. Çok fazla açıklama yapmıyorlar her zaman olduğu gibi ama bir şeyler de yürüyor gibi. Bir rapor bekleniyor, taslak hazırlanmış ama bizle paylaşmıyorlar. O rapor son halini alacak. İşte mart ayında yasal düzenleme olacak vesaire. Böyle bir ağır aksak giden bir şey var. Zaten sen de demin bir ara bahsettin; ocak ayında süreçle ilgili hiçbir şey olmadı mesela. Onlar olmazken bir anda da Suriye’de çok şey oldu. Şimdi sürecin ağır gittiği, bilerek ağırdan alındığı da bir gerçek. Bunu da yapan siyasi iktidar. Peki Kürtler hâlâ bu sürece, başlığımıza gelecek olursak, inanıyor mu ya da kırılmalar telafi edilebilir mi? Mesela çok basit ilk akla gelen, ki Devlet Bahçeli de söyledi, Selahattin Demirtaş ve arkadaşları tahliye olursa ya da kayyumlara belediyeleri iade edilse ki bunlar çok kolay, hep konuşuyoruz. Yani 16 aydır, süreç başladığından beri yapılabilecek şeyler ama yapmıyor. Yani özellikle Erdoğan böyle bir şeye yanaşmıyor. Böyle birtım adımlar atılsa tamir olur mu? Atılmadan bu gidişatta insanların süreç diye bir şey umurlarında olur mu?
Vahap Coşkun: Evet. Şimdi geçenlerde Hatem’le bir program yapmıştın Ruşen abi, onu da seyrettim. Orada mesela Hatem sürece yönelik desteğin bu ay düştüğünü ve ocak ayındaki gelişmeler dikkate alındığında bunun normal olduğunu söylemişti. Ama yine %50’nin üzerinde bir destek vardı. Şimdi benim kanaatim Kürtlerde de aynı hissiyat var. Yani ocak ayı içerisinde bu sürece yönelik olarak yakınlık biraz daha azalmıştır, mesafe biraz daha artmıştır. Ama süreç içerisinde birtakım adımlar atılırsa bu mesafenin kapatılması mümkün hale gelebilir. Ben Kürt kamuoyunun hâlâ önemli bir ölçüde bu sürece destek verdiği kanaatindeyim. Çünkü sürecin bozulmasının son derece ağır bir maliyet çıkartacağını çok yakından biliyorlar. Dolayısıyla bu sürecin korunması gerektiği noktasında bir bakışa sahipler. Burada birkaç adım var, demin sen de bahsettin. Bunlardan birincisi, bence ilki, bu komisyonun raporunun hazırlanması. Komisyonun raporunun içeriğinin ne olacağı önemli. Yani gerçekten kapsayıcı bütüncül bir silah dağdan indirme programını içerip içermeyeceği sürece olan kanaatlerin şekillenmesinde önemli bir yer alacak. İkincisi bu raporun ortak bir rapor olup olmayacağı da önemli. Yani eğer beş parti bu rapor üzerinde anlaşırsa, şerhsiz bir şekilde bunu çıkarırlarsa bunu hem mecliste kabul ettirmek hem topluma kabul ettirmek mümkün hale gelebilir. Siyasal partilerin ödemekten korktukları maliyet de daha azalır. Dolayısıyla bu raporun çıkması sürece bir ivme kazandırabilir. Ama sürecin başından itibaren şöyle bir problemimiz var, onu her zaman konuştuk, birkaç kez seninle de konuştuk: İnsanlar sürecin başarılı olmasını istiyorlar ama ”başarılı olacak mı?” diye sorulduğunda endişeleri ve kaygıları artıyor. Peki bu kaygıları nasıl bertaraf edebilirsiniz? Bu kaygıları birtakım somut adımlar atarak bertaraf edebilirsiniz. Yani süreç bağlamında mesela iki adım atıldığında bence havayı tamamıyla değiştirebilirsiniz. Ve bu adımların atılması da öyle zor adımlar değil, aslında hukukun bir gereği. Yani Demirtaş’ı tahliye edersiniz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına uygun bir şekilde davranır, tahliye edersiniz ve yerlerine kayyum atanan seçilmiş belediye başkanlarının görevlerini iade edersiniz. Şimdi bu iki adımı attığınız andan itibaren hava tamamıyla değişir ama iktidar muhtemelen bu sürecin başındaki mimariye uygun bir şekilde davranmak istiyor. Yani PKK’nin tam anlamıyla silah bırakmasını gerçekleştirdikten sonra eğer böyle adımlar atacaksa ondan sonra bu adımları atmayı düşünüyor. Bu da tabii insanların sürece yönelik kuşkularını artıran unsurlardan biri oluyor. Artık yani şöyle söyleyeyim, Bahçeli’nin yapmış olduğu açıklama net bir açıklamaydı. Yani o açıklamanın tamamına baktığınızda işte Öcalan’ın kendi üzerine düşeni yaptığını artık topun devletin sahasında olduğu mealinde bir açıklamaydı o. Şimdi devletin bu sürece başlarken iki temel amacı muhtemelen vardı, PKK ile ilintili olarak; bir tanesi PKK’nin silah bırakması diğeri ise SDG’nin entegre olması. PKK silah bırakmıştı. Devlet hukuki düzenlemeleri yapmamayı SDG’nin entegre olmamasına bağlıyordu. Şimdi SDG sahasında da bir düzelme var. E artık o zaman devletin bu noktada, siyasal iktidarın bu noktada adım atmasının önünde herhangi bir engel yok. Bu adımları bir an önce atmalı. Toplumu bir süreç yorgunluğu yapmaktan kaçınmalı bence iktidar. Yani zaten çatışmadan yorulmuş bir toplum var; bir de bu toplumu süreçle yormamak gerekiyor. Bu adımları bir an önce atmak gerekiyor ki toplumun sürece olan güveni ve desteği daha fazla yükselsin.
Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sorayım. Kürt hareketinin ne yapması gerekir, Kürtleri ve tabii ki Türkleri daha fazla sürece katabilmek için?
Vahap Coşkun: Yani ben DEM Parti’nin sürecin başından itibaren aslında dikkatli bir dil kullanmaya özen gösterdiğini düşünüyorum. Yani bir iki elbette arıza çıktı, bazı provokatif eylemler oldu ama sürecin başından itibaren süreci koruyan, kollayan, hassasiyetle üzerinde duran bir dil kurmaya çalıştıklarını düşünüyorum. Bunu devam ettirmesi gerekiyor; birinci husus bu. Diğeri bence burada artık biraz daha toplumla ilişkileri artırmak lazım. Yani sadece Kürt toplumuyla değil, DEM Parti kendi tabanına bunu anlattı; bunun ne kadar yeterli olup olmadığı tartışılabilir ama aynı zamanda biraz daha toplumun diğer kesimleriyle de iletişime geçecek araçları ve aktörleri bir şekilde üretmesi gerekiyor. İktidarın bu güven artırıcı adımları atması noktasında biraz daha bence talepkar olması lazım bu sürecin içerisinde. Siyasetin burada önemli bir işlevi var DEM Parti açısından gördüğümüzde. Bu işlevini yerine getirmesi için biraz daha programını geliştirmesi gerekiyor diye düşünüyorum ben.
Ruşen Çakır: Çok sağ ol Vahap. Sana artık bir şekilde ”profesör” diye hitap edeceğim günleri bekliyorum. Ama Doçent Vahap Coşkun olarak gönüllerimizin profesörü.
Vahap Coşkun: Eyvallah.
Ruşen Çakır: Evet. Kürtler sürece hâlâ inanıyor mu sorusunu Doçent Vahap Coşkun’la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.
Medyascope
POLITIKA
2026-02-16Zazalara İlişkin Tartışmaların Kısa Tarihi
2026-02-13Ahmed Şara’yı (Colani) nasıl bilirsiniz?
2026-02-13PSK: 1925 Şêx Said Hareketi Kimlik Ve Özgürlük Mücadelesidir
2026-02-05“Siyasetçi değilsin”
2026-02-03ABD ve İsrail Kürtleri sattı mı?
2026-02-03Kürt halkı, siyasi hareketlere yol gösteriyor
2026-02-03Suriye, Türkiye ve sınır-aşan Kürt siyaseti
2026-02-02Doç. Dr. Arzu Yılmaz: Afganistan’dan Suriye’ye Sünni aksı oluşuyor
2026-02-01Konjonktürle gelen konjonktürle gitti
2026-01-30Yanlış Hesaplar
2026-01-30Rojava ve yeni bölgesel güvenlik mimarisi
2026-01-27Gazze Sonrası Dünya İle Tesellisiz Yüzleşme
2026-01-26İşimiz Zor, Ancak Artık Yanız Değiliz
2026-01-25Gerisini Siz Düşünün...
2026-01-23Şikayet vakti değil, şimdi birlik zamanı!
2026-01-23PSK Kadin Komisyonu: Kürt Halkına Yapılmakta Olan Katliamı Durdurun!
2026-01-23Siyasetçi kalmak zorunda mıyız?
2026-01-22Başkan Barzani’den Rojava mesajı
2024-01-22Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Barrack ile görüştü
2026-01-21ABD'nin Suriye'de Kürtlere bakışı nasıl değişti?