

2026-05-26
Kürt tarihine dair tartışmaların en büyük problemi, geçmişin bugünün
siyasal sloganlarıyla okunmasıdır. Simko meselesi de bunun en çarpıcı
örneklerinden biri. Bir taraf onu romantik bir ulusal kahramana dönüştürüyor;
diğer taraf ise sıradan bir “eşkıya” olarak yaftalıyor. Oysa tarih, sloganlarla
değil bağlamlarla anlaşılır.
Örneğin Fatih Ünal’ın “Şikak Aşireti ve Reisi Simko Lakaplı İsmail Ağa’nın
Faaliyetleri” başlıklı çalışması, tam da bu nedenle önemli. Çünkü metin,
Simko’yu bir mit yahut şeytan figürü olarak değil; çöken imparatorluk düzeninin
ortaya çıkardığı sınır aktörlerinden biri olarak ele alıyor.
19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Osmanlı-İran sınır hattı, modern
devlet aklının tam anlamıyla nüfuz edemediği bir coğrafyaydı. Bu bölge yalnızca
aşiretlerin değil; Rus konsoloslarının, Osmanlı memurlarının, İran
kuvvetlerinin, kaçakçıların, milislerin ve büyük güçlerin mücadele alanıydı.
Devletin haritada çizdiği sınır ile sahadaki gerçeklik birbirini tutmuyordu.
Simko tam da bu boşlukta yükseldi.
Bugün birçok kişi Simko’ya ahlaki bir mahkeme kurmaya çalışıyor. Fakat
mesele şahıs meselesi değil; tarihsel yapı meselesidir. Çünkü Osmanlı da İran
da Kürt aşiretlerini aynı anda hem kullanmak hem tasfiye etmek istiyordu.
İşlerine geldiğinde aşiretleri “hudut muhafızı” olarak görüyorlar, merkezî
denetime direnildiğinde ise aynı yapıları “eşkıya” ilan ediyorlardı. Şikak
aşiretinin bazen Osmanlı tarafından İran’a karşı, bazen İran tarafından
Osmanlı’ya karşı kullanılması bunun tipik örneğidir.
Aslında burada modern devletin klasik ikiyüzlülüğü vardır: merkezi devlet
periferiyi kontrol edemediğinde yerel güçlere yaslanır; kontrol etmeye
başladığında ise o güçleri tasfiye eder.
Simko’nun Ruslarla temas kurması ya da farklı ittifaklara yönelmesi de çoğu
zaman bugünkü ulusalcı reflekslerle okunuyor. Oysa dönemin sınır siyaseti
içinde bu durum istisna değil normdu. Bölgedeki hemen her aktör, ayakta
kalabilmek için farklı güç merkezleriyle ilişki kuruyordu. Bu nedenle Simko’yu
yalnızca “ihanet” yahut “kahramanlık” ekseninde tartışmak tarihsel düşünme
biçimi değildir; politik taraftarlıktır.
Üstelik Simko olgusu bize daha derin bir şeyi de gösteriyor: Kürdistan’daki
kriz yalnızca etnik bir kriz değildi. Aynı zamanda modernleşme kriziydi.
Tanzimat sonrası Osmanlı merkeziyetçiliği ve Kaçar İranı’nın benzer dönüşüm
hamleleri, yüzyıllardır görece özerk yaşayan kürt aşiretleri ile çatışmaya
girdi. Devlet artık vergi toplamak, asker almak, nüfusu kayıt altına almak ve
sınırı tek merkezden yönetmek istiyordu. Aşiretler ise eski hareket alanlarını
kaybetmek istemiyordu.
Dolayısıyla Simko’nun hikâyesi, basit bir “isyan” hikâyesi değildir. O
hikâye, merkezî devlet ile çevre arasındaki tarihsel gerilimin de hikâyesidir.
Simko’nun hikayesinin satır aralarında dikkat çeken bir diğer mesele ise
büyük güçlerin Kürtleri nasıl araçsallaştırdığıdır. Rusya’nın Kürt aşiretlerini
Osmanlı ve İran’a karşı nüfuz aracı olarak değerlendirmesi, sonraki yüzyılda
İngiltere’nin, hatta başka aktörlerin izleyeceği siyasetin erken bir prototipi
gibidir. Kürtler çoğu zaman bölgesel siyasetin asli öznesi değil; emperyal rekabetin
hareketli tampon gücü olarak görüldü.
Belki de Simko tartışmalarının bu kadar hararetli olmasının nedeni tam
burada yatıyor. Çünkü Simko yalnızca bir kişi değildir; Kürtlerin modern tarih
boyunca sıkıştığı jeopolitik çıkmazın sembollerinden biridir.
Bu yüzden meseleye sloganlarla değil tarih bilgisiyle yaklaşmak gerekiyor.
Tarihçinin görevi geçmişe methiye düzmek ya da lanet okumak değildir.
Tarihçinin derdi, insanların neden belirli koşullarda belirli tercihler
yaptığını anlamaktır.
Simko’yu anlamak, biraz da çöken imparatorlukların enkazı üzerinde ayakta
kalmaya çalışan Kürdistan’ın modern tarihini anlamaktır.
İlketv
2026-05-23Umur Talu: Demokratik bir hukuk devletini sevsinler!
2026-04-03Necdet İpekyüz: Muhalif gazetecilik olur mu?
2026-03-26Yetvart Danzikyan: Koynunda haç taşıyanlar...
2026-03-26Oral Çalışlar: Savcı Doğan Öz Kürt meselesinde hassastı
2026-02-26Yetvart Danzikyan: 27 Şubat’ı beklerken “statü” mesajları
2026-02-23Yetvart Danzikyan: AİHM ve AYM kararları için elinizi tutan mı var?
2026-02-21Vahap Coşkun: Top Artık Meclis ve İktidarda
2026-02-21Mesut Yeğen: Eve Dönüş
2025-02-21Macahit Bilici: Başkasının ağrısı ve insan olmak
2026-02-20Murat Sevinç: Komisyon raporu önemli bir şeyler söylüyor mu?
2026-02-19Vahap Coşkun: Münih ruhu
2026-02-16Alp Altınörs: Kölelik Afganistan’a geri döndü
2026-02-08Derya Kömürcü: Epstein skandalının düşündürdükleri
2026-02-04Ohannes Kılıçdağı: Emperyaliste güven olmaz…
2026-02-04Yıldıray Oğur: Bahçeli, konuşmasının sonuna neden o cümleyi ekledi?
2025-02-03Ruşen Çakır: Abdullah Öcalan’a açık mektup ve 20 soru
2026-02-01Umur Talu: “İnsanlık onuru” mu, "onurun insanları” mı?
2026-01-27Yıldıray Oğur: Birilerinin hayali, birilerinin kabusu
2026-01-27Vahap Coşkun: Üç kırılma
2026-01-22Nurettin Aydın: Kasabın merhameti ve koyunluğun bedeli