Türkçe | Kurdî    yazarlar
15 Temmuz Hain Bir Darbe Girişimiydi! Peki Ya Sonrası?

2026-07-28

Bu millet, o geceki direnişinin ardından yastığa başını koyduktan sonra, gördüğü kabuslardan on yıldır uyanamamak için mi o gece o şanlı direnişi yapmıştı?

BAHADIR KURBANOĞLU

15 Temmuz hain darbe girişiminin 10. yıldönümünü idrak ettiğimiz günlerden geçiyoruz. Törenler, anmalar, ihanet ve direniş hikayeleri, hakkında yapılan filmler, diziler… Bu vesileyle 15 Temmuz’un tüm şehitlerini bir kez daha rahmetle yâd ediyor; gazilerimizi, o gece ve sonrasında mağduriyetler yaşayan tüm vatandaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor, hepsine bir kez daha şükranlarımızı arz ediyoruz.

O gece sokaklarda, meydanlarda, askerî-sivil kurumların önünde, Gazi Meclis çatısı altında, bombaların gölgesinde sergilenen direniş örneklerinin, önünde saygıyla eğilesi şahitlikler olduğunun bir kez daha altını kalınca çiziyoruz. Allah bu ülkeye, bu millete bir daha böyle felaketler, böyle travmalar, böyle acılar yaşatmasın.

Lakin tüm bu yaşananların ardından ne bekledik, ne umduk ve ne bulduk, bunun da masaya yatırılması lazım. Daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlükler ve yepyeni bir özgürlükçü anayasanın inşa edilmesini arzu ettik. Soldan sağa, tüm dini, mezhebi ve etnik unsurlarıyla, bütün bir halk olarak bunu bekledik. Düşman bertaraf edilmişse, bu kadar güç bir araya toplanmışsa, artık bu ülkeyi tam, eksiksiz bir hukuk devleti yapmanın önünde hiçbir engel kalmadığını düşünmüştük. Üstelik, bizleri 15 Temmuz gibi hain girişimlerle sindirmeye, yanlışlar yaptırmaya, hedeflerinden saptırmaya, gücümüzü kırmaya çalışan yerli-yabancı operasyonlara karşı da en iyi cevap bu olacaktı.

Öyle demişti ya bir zamanlar rahmetli Aliya, o Srebrenitsa günlerinde: “Düşmanlarımız bizim öğretmenlerimiz değildir. Savaş, düşmana benzediğinde kaybedilir.”

Soykırım günlerinin tam ortasında, Avrupa’nın göbeğinde, yüzbinlerce şehidin kanının aktığı topraklarda, Nisa 35 gibi ayetleri okuyarak, intikam hisleriyle dolu bir orduya adalet dersleri vermişti. İşte bizler de iktidarın ilk günlerinden itibaren inşa etmeye çalıştığı ülkeye bakarak, “Ömer’ler arıyorum” nidalarına güvenerek, “Kurunun yanında yaş da yanıyor” haklı serzenişlerinin pozitif bir siyasete dönüşeceği varsayımıyla umutlanmıştık.

Madalyonun Diğer Yüzü

İşte o günlerden bu yana, birilerinin hayatını ikincil-üçüncül akrabalar üzerinden mahveden, birilerini de nepotik ilişkilerle görmezden gelip adeta ödüllendiren bir düzen kuruldu. Adına “beka siyaseti” denen, özgürlükleri tırpanlayan, güvenliği her türlü hukuksuzluğun mazereti kılan; anayasa ve kanunlara rağmen, sınırlarını aşan bir OHAL rejimi inşa edildi. Ne evrensel hukuk normları engel olabildi bu düzene ne de onlarca, hatta yüzlerce yılda biriktirdiğimiz kurumsal ve yargısal tecrübe. Biz, daha çoğulcu-demokratik-anayasal bir rejim beklerken karşımıza otoriter bir tek adam rejimi çıkarıldı. Yetmedi, bu düzen gittikçe daha da koyulaşan bir otoriter yolsuzluk düzenine evrildi. 15 Temmuz’un şanlı direnişlerini gerçekleştiren, bunun için kendilerini sokaklara, köprülere, yollara atan kitlelerin hedeflediği güzelliklerin tam aksine; adalete, özgürlük ve ekmeğe adeta kan doğranan bir rejime doğru ülke irtifa kaybetti. Kuvvetler ayrılığı sona erdi. Yargı, hiyerarşik düzenin bir aparatı haline geldi. Birkaç bin kişiyi geçmeyen bir rant ağı oluşturuldu. Aileleriyle birlikte milyonlarca mağdur oluştu. Yüzbinler, birkaç ay içinde işlerinden edildi, kurum amirlerinin insafına terk edildi, delilsiz suçlamalara maruz bırakıldı, 10 yıldır hala bitimsiz şekilde devam eden sivil ölümlere düçar kılındı.

“FETÖ borsaları” kuruldu, servet transferleri ve mala mülke çökme vakay-ı adiye haline geldi. Savaş ikliminin karaborsacıları gibi, akbabalar her yana dağıldı.

Biatlı olanların baş tacı edildiği, semirildiği, geri kalan milyonların her alanda yokluğa mahkûm edildiği bir düzen oluştu.

Berbat ve irrasyonel bir inatla, bir sözde ekonomi politikasıyla ülke ekonomisi hâlâ devam eden yapısal sorunların içine sürüklendi. Arka kapı operasyonlarıyla Merkez Bankasının içi boşaltıldı. Hazine, krizlere sürüklendi. Büyük girdapların kenarından dönüldü. Yoksulluk ve yolsuzluk, kardeş kavramlar haline geldi. Milyonlarca hukuk ve yargı mağdurunun yanına,  milyonlarca yoksul eklendi. Bir yanda aileler parçalandı; intiharlar arttı; yoksulluk her geçen gün katbekat arttı; diğer yanda yandaş çeteler ihale alımlarında dünya rekorları kırdı. Dünyada en fazla milyoner artışının yaşandığı, servet transferlerinde rekorlar kıran bir ülke haline geldik.

Yolda bulduklarını, yola çıktıklarına tercih ettiklerinden, 28 Şubat’ın artığı kadrolarla ortaklıklar kurdular, şimdilerde de birbirlerine dönük Bizans oyunlarıyla iştigal etmekteler.  Halka sürekli, “Ne kötülük yaşıyorsak bunlar dış sebeplerden kaynaklanmakta”, “Eğer bir kriz varsa, bunun mutlaka savaş gibi, pandemi gibi sebepleri mevcut” dediler. 9-10 yıldır halkı bu yalanlarla yanlarında tutmaya gayret ettiler. Ne pandemiler geçti, ne savaşlar oldu. Dünya pandemiden az sıyrıklarla çıktı; savaşan ülkelerin enflasyonu, ekonomisi bizden daha iyi durumda seyretti ama aynı algıları tekrar etmekten bıkıp usanmadılar. Bakanlar değişti, TÜİK başkanları, kadroları değişti, o gitti öbürü geldi, Ömer’ler aradılar falan filan… Hepsi bu halkın gözü önünde oldu.

Rejimin Alamet-i Farikaları: Bu Halk Bunun İçin Mi Direnmişti?

Nepotizm, akraba kayırmacılık, mülakat zulümleri bu rejimin alameti farikası oldu.

Ederinden üç-beş misline maledilen, anlaşmalarına ulaşmanın yasak olduğu mega projeler bu rejimin alameti farikası oldu.

Aralık aylarında 0.9 enflasyon, bir ay sonra 4-5 enflasyon bu kara düzenin alameti farikası oldu.

Hakları gaspedilen emekliler, işçiler, memurlar bu rejimin alameti farikası oldu.

“Kriz” ise eğer, bir kriz 3 ay devam eder, 6 ay olur, hadi 1 yıl sürer. Bir ülkede krizler 10 yıl sürer mi? Kriz sadece ekonomide değil, yargıda, tarımda, gıda enflasyonunda, aynı anda işçinin ve patronun dünyasında, sağlıkta, sanayide, sokakta, esnafın dünyasında bitimsizce devam ediyorsa ona “kriz” denir mi? Vahşice sürüyor ve hiç geri adım attırılamıyorsa buna doğru bir isim koymak gerekmez mi?

İşte bu, 15 Temmuz 2016 yılından bu yana, hadi biraz tolerans gösterelim, ülkeyi KHK’larla yönetmenin icadı olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle birlikte, 2017 yılından bu yana, tam 9 yıldır sürüyorsa bunun adı; “Sistemik Otoriter Yolsuzluk Düzeni” değil de nedir?!

Bunun adı “Kara Düzene Bağlanmış Anayasasız Kuralsızlık Düzeni” değil midir?

NATO öncesi pek çok vatandaşını tutuklayıp birkaç gün sonra serbest bırakan düzene ne denir?

Onlarca gazeteciyi içeri atan, binlerce eline silah almamış masum eri, askeri öğrenciyi ağır cezalarla 10 yıldır içeride tutsak kılan, 2.5 milyondan fazla vatandaşını terörle iltisaktan sorgulayan, yüz binlercesini mahkûm eden, cezaevlerini eza evleri haline getirip yenilerini inşaya soyunan, yer kalmayınca “af” ilan edip binlercesini dışarı saldıktan sonra, siyasi suçlu ilan ettiği binlercesiyle aynı mekanları dolduran rejime ne denir?

İnsanları ana-baba suçlular haline getiren, “ihanet-ticaret-ibadet” dedikten sonra ayırt etmeksizin tüm bir sosyolojiyi cezalandıran, hukukla değil intikam hissiyle davranan, AİHM’de dosyaları rekor seviyelere ulaşan, hukuk ve yolsuzluk karnelerinde en diplere doğru yolculuk yapan, güvensizlik ve öngörülemezlik noktasında ülkeye çağ atlatan bir rejime ne denir?

15 Temmuz’da sokaklara inen vatandaşlarımız, bunun için mi can vermişlerdi?Perinçekgiller “istediğimizi içeri attık, dilediğimizi serbest bıraktık” derken, elini kolunu bu ülkede sallayarak gezsin, bunlardan hiçbir hesap sorulmasın diye mi şehit düşmüşlerdi? 28 Şubat artıkları papağan gibi öterken, bu ülkenin kök değerlerine bağlı masum insanlarının sesleri kısılsın, hayat onlara zindan edilsin diye mi direnmişlerdi On yılların onurlu mücadelelerine imza atmış emektar İslamcılar, yozlaşmaları gizli kapılar ardında konuşsunlar, “emri bi’l maruf, nehyi ani’l münker/iyiliği emredip kötülükten sakındırmak”, düşmana koz olmasın (!) diye rafa kalksın diye mi direndiler?

Gaziler, hakları fütursuzca gaspedilsin, yetimler ortada kalsın, ülke gün geçtikçe hukuk ve ekmekten yoksun hale gelsin diye mi o tarihi direnişi sergilemişlerdi?

Millet “dış güçler”, “darbenin sorumluları” dediğimiz o büyük güçler, gün gelip ülkenin cumhurbaşkanına “aptal olma” desin, o sözler sineye çekilsin diye mi alanlara çıktılar?

“Dostum Trump” kırmızı halılar, özel inşa edilen havalimanlarına boğulsun, Rahip Brunson krizini o cumhurbaşkanına sürekli hatırlatarak dünyanın gözü önünde aşağılasın diye mi? O hukuksuzlukta ısrar bir yana, söz dinleyen lider olduğu dünyanın en dengesiz adamı tarafından onaylansın diye mi can vermişlerdi?

O insanlar, akrabalarından onlarca, yüzlerce insan haksız yere fişlensin, ağaç kabuğu yemekle sınansın, kendisi torpili olmadığı için atanamasın, TÜİK yalanlarıyla eşin dostun, emekli dayısının, engelli kızının hakkı gasp edilsin, sofrasından, geleceğinden çalınsın diye mi o şanlı direnişi sergilemişlerdi?

 

O millet, 28 Şubat artıkları ve ehliyetsiz liyakatsiz muhterisler limanlardan, uyuşturucu piyasalarından, kara paradan, mega projelerden pay alsınlar, yargıda klikler oluşturup istediklerini yaptırsınlar, servet transferlerinde en ön sıraları kapsınlar, Birileri KKM’lerle servetlerine servet katsınlar, yabancı fonlar ülkeye gelip dolar bozdurup yüksek faiz sayesinde emeklerini, alın terlerini milyarlarca dolara çevirip ülke dışına çıkarsınlar diye mi direndi bu millet? O gece yollara köprülere inen gençlik, birileri gemilerinin sayılarını artırsın, kuyruğunu kaptırdığı adamların uyuşturucularını, kara paralarını o gemilerle taşısın, milyonlarca gencin kanına girsin diye mi o gece kan vermişlerdi, can vermişlerdi? Bu millet, o geceki direnişinin ardından yastığa başını koyduktan sonra, gördüğü kabuslardan on yıldır uyanamamak için mi o gece o şanlı direnişi yapmıştı?

Peki, bu on yıllık tecrübeden sonra sonuç şuraya varmıyor mu: 15 Temmuz hain darbe girişimi bu ülkede neyi inşa etmeyi arzuladıysa birilerinin eliyle o bataklık bizzat inşa edilmiş olmadı mı?

“Beka” diye diye; ülkenin ve nesillerin bekası, bekayı en çok tehdit eden “adaletsizlik” girdabının içinde maddi-manevi kahredici bir kadere dönüşmedi mi? Birinci İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarına gelen şikayetleri, “İstiklal Harbindeyiz! Bekamız tehdit altında…” diyerek karşılayan idarecilere, O Yüce Meclis’in ehliyet ve hikmet sahibi hukukçu vekilleri “Adaletsizliğin olduğu yerde beka da yoktur!” diye itiraz yükseltmemişler miydi? Yani; mealen, “Söz konusu adaletse gerisi teferruattır” bilinciyle tarihi bir evrensel norma atıf yapmamışlar mıydı?

KHK’lılık Denen Beyin Kanamasının Devamıdır

En son MAK Danışmanlık’ın bu konuda yaptığı bir araştırma mevcut. Başlığı; “KHK Mağduru Olduklarını Beyan Edenlerin Soruna Yönelik Bakış Açıları”

6 bin 500 KHK mağdurunun katıldığı çalışma, KHK sürecinin geniş kesimler tarafından adaletsiz, keyfi ve hukuki temelden uzak görüldüğünü ortaya koymuştu. En temel talepleri, lehte yargı kararı (beraat, takipsizlik) almış veya hakkında hiçbir adli soruşturma açılmamış tüm KHK’lıların şartsız ve acilen eski görevlerine iade edilmesi. Yani KHK’lılar ve aileleri işe iadeyle birlikte aklanmak da istiyorlar. Çarpıcı veriler yer var bu çalışmada: Mesela her 10 kişiden 7’si ihraç nedenini asılsız ihbar, kişisel husumet ya da subjektif değerlendirmeler olarak görüyor.  Her 10 kişiden 9’u, KHK kararlarının bireysel değerlendirme yapılmadan, delilsiz ve toptancı bir yaklaşımla alındığını düşünüyor. Ankete katılanların yüzde 98,8’i savunma ve adil yargılanma hakkına erişemediğini ifade ediyor.

Çok ilginçtir ki; “Hangisi öncelikli? İşe iade mi yoksa aklanmak mı?” sorusuna verdikleri cevap oldukça manidar: Katılımcıların yüzde 10.3’ü “İade edilmek”, yüzde 13.4’ü “Hukuken tamamen aklanmak”, yüzde 76’sı “Her ikisinin de eşit önemde olması” şeklinde cevap veriyor. Çoğunluk, çözümün kalıcı olması için yargı yolunun veya yasal düzenlemenin şart olduğunu düşünüyor.

Katılımcılar KHK mağduriyetini gidermek için yeni bir yasa ya da af fikrine sıcak bakıyor. Katılımcıların yüzde 92,9’u bu soruya “Evet” cevabı veriyor. KHK’lıların yüzde 99,1’i, göreve dönmelerinin bir güvenlik riski oluşturmadığını söylüyor. Bu oran, “terör bağlantısı” yaftasının mağdurlar nezdinde tamamen reddedildiğini gösteriyor.  Katılımcıların üçte ikisi, ihraçların çalıştıkları kurumları zayıflattığını, iş yükünü artırdığını ve uzmanlık kayıpları yarattığını belirtti. Ayrıca KHK’lıların iadesinin ekonomiye katkı sağlayacağını düşünenlerin oranı yüzde 98. Katılımcıların yüzde 99,1’i, KHK uygulamalarının Türkiye’nin uluslararası alandaki demokratik ve hukuki görünürlüğünü olumsuz etkilediğini düşünüyor.

Katılımcılar KHK ile kapatılan kurumlar arasında haksız yere kapatılan kurumlar olduğu konusunda yüzde 79,5 “evet” yanıtı verirken yüzde 17,7 kararsızım, yüzde 2,8 “hayır” cevabı veriyor. Yüzde 98,7’si sendika üyeliği ve banka hesabı gibi hususların suça dayamak yapılmasının kabul edilemeyeceğini ifade ediyor.

İşte KHK’lılık meselesinin yıllarca uzatılması, kangren haline getirilip “sivil ölümlere” sebebiyet vermesi, tazmini güç süreçleri tetiklemiş olması ve tüm ülkeye maddi, manevi kayıplar yaşatmış olması, aslında sorunu yaşayanların dilinden bir kez daha ikrar edilmiş olmakta. KHK’lı ailelerin trajedisi gerçekten içler acısı. Öldükten sonra göreve iade edilenler mi istersiniz; travmalar yaşayan çocukların çocukluk ve ergenlik dönemlerinin çalınmasını mı? Tapuda işlem yapamamaktan, özel kurumlarda da çalışamamaya ya da bankada hesap açma yasağına kadar bu insanlar tam 140 konuda hak ihlallerine maruz kaldılar! Adeta birer vebalı gibi aramızda yaşamaya devam ettiler. Bitmeyen bir cezanın çilesini çektiler adeta.

KHK Mağduriyetleri’nin Son Bulduğu Gün Bu Düzenden Çıkma Niyetinin Ete Kemiğe Büründüğü Gündür

Aslında bu sistemde Cumhurbaşkanının bir imzasına bakar ama hadi biz her ne pahasına olursa olsun Meclis’e seslenelim ve diyelim ki; “Gelin artık bu zulme, bu kabusa, bu kötü senaryolu trajediye bir son verelim! Bu insanlarımızın uluslararası normlar gereği adil yargılanma haklarından faydalanmalarını sağlayacak mekanizmaları kuralım, yasaları yapalım.”

Aslında yasamaya da gerek yok. Mevcut kanunları uygulayacak atmosferi el birliğiyle oluşturalım. İnsanlarımızı AİHM önlerinde çile çekmekten kurtaralım. Haklarının tazmini konusunda da TBMM olarak elimizden geleni ardımıza koymayalım. Ve bu insanların, ailelerinin, 2.-3. derece akrabalarının fişlenmelerden ötürü işe alınmalarda, mülakatlarda gördükleri zararları da ortadan kaldıralım.  

Bu iktidarda hala varolduğunu düşündüğümüz insaf sahiplerine bu konuda onların anlayacağı dilden kardeşane şekilde seslenmek istiyoruz:

En’am Suresi 164, İsra Suresi 15, Necm Suresi 38. ayetleri bize 1.400 yıl öncesinden şunu söylüyor; “Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz”; “…Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez ve onunla yargılanmaz”.

Veda Hutbesi’nde de Hz. peygamber aynı babta diyor ki, “Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yalnızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu evlattan dolayı baba sorumlu tutulamaz, suçlu babadan dolayı evlat da sorumlu tutulamaz.”

Yüce kitabımız ve hak peygamberimiz 15 asır evvel bizlere “suçun şahsiliği”nin elzemliğinden bahsediyor ama maalesef bizler 15 asır sonra insanımıza karanlık çağların orman hukukunu uyguluyoruz. Aileleriyle birlikte milyonlarca insanımıza hayatı zindan ediyoruz. Sadece geçmiş on yıllarını değil, geleceklerini de tarumar ediyoruz.

Velhasıl, KHK mağdurları meselesi hukukla beraber yürüyecek bir siyasal vizyon meselesidir. Yaşanan günleri geri getirmek, KHK’lıların mağduriyetlerinin maddi tazminini teraziye vurmak kolay değildir.  Lakin, art niyetli süreçleri geri döndürmek kadar, o süreçlerin iyi niyetli şekilde nasıl yönetileceği de bir o kadar önemlidir.

Kaybedilen yıllar, aş, iş, gelecek endişeleri, pozitif ayrımcılığı gerektirebilir. Özür; iade-i itibarla birlikte, o özrün ve itibarın karşılığı olacak bir gelecek inşasını bu insanların, ailelerinin ve çocuklarının önüne koymaya çalışmak; çözüm reçetelerinde bu tarz projelere yer vermek, toplum olarak geleceği inşada güven aşılayıcı ve kucaklayıcı olacaktır. Tabi eğer gerçekten bir iç barışı arzu ediyorsak.

Perspektif

POLITIKA