

2026-05-05
Türkiye’nin önündeki asıl mesele savaş kapasitesi değil, barışı inşa
kapasitesidir. Savaşmayı bilen devlet çoktur, barışmayı bilen devlet ise azdır.
Tarihte kalıcı olanlar sadece galip gelenler değil, rıza üretenlerdir.
TARIK ÇELENK
Hüseyin Avni Ulaş (1887-1949), aslında İstiklal Harbi’nin gizlenmiş
kahramanlarından, Erzurum Kongresi’nin altyapısını hazırlamış, demokrasiye
inanmış bir Türk aydınıdır. Ancak otoriter ikinci dönemde diğerleri gibi
tasfiye edilmiş bir mücadele insanıdır. Yakın dostu Nurettin Topçu, Millet
Mistikleri kitabında Hüseyin Avni Bey’in kasıtlı biçimde Bolu’daki isyana
müfettiş olarak gönderilmesini ve o isyanı bastırma yöntemini anlatır. Orada
kaba kuvvetten çok vicdan, psikoloji ve pedagojik sezgi vardır. Kadın ve
çocuklara yapılan muameleyi durdurmuş, beyaz mendille dağa yürümüş, karşı
tarafı aşağılamadan konuşmuş, affetmiş ve sonunda isyanı gönüllü biçimde
dağıtmıştır. Bu hadise yalnız bir güvenlik başarısı değil, devlet aklının başka
türlü de işleyebileceğini gösteren nadir örneklerden biridir.
Buna benzer örnekler sık olmamakla beraber dolaylı şahit olmuşumdur. Bir
korgeneral tanıdığımın, dağda çatışan bir PKK’lının evine yemeğe gidip oradan
telefonla teslim olmaya ikna ettiğini duymuştum. Yahut eski bir PKK’lı olup
Abdullah Öcalan talimatıyla ülkeye giren bir gruptan bugün STK’da çalışan bir
hanımefendi, o günkü korkularını karşılaştıkları askerî birlikte bir binbaşının
nezaketi ve sağduyusuyla nasıl aştıklarını anlatmıştı. Demek ki devletin sert
yüzü kadar, merhametli ve itibarlı yüzü de sonuç alabilmektedir.
Geçenlerde bir vesileyle sohbet ettiğim bir Kürt siyaseti aktörü benim
üzerimden devlete sitem ediyordu: “Savaşmasını çok iyi bilen devlet neden
barışmasını bilemiyor?” Ben bu soruyu, “Neden rıza üretim mekanizmaları
kurmakta bu kadar zayıfız?” şeklinde anlıyorum. Çünkü bizde barışma çoğu zaman
toplumsal sözleşme değil, teslim alma, sürgün etme, pazarlık yapma veya paye
verme olarak anlaşılmıştır. Bedirhan Bey, Şeyh Ubeydullah örneklerinde olduğu
gibi mesele çoğu zaman merkezin çevreyi idare etmesi şeklinde ele alınmıştır.
Oysa gerçek barış, yalnız merkezin hükmetmesi değil, çevrenin de devlete
kendini ait hissetmesidir.
Burada tarihî bir mukayese öğreticidir. Birleşik Krallık yalnızca savaşarak
büyümedi, uzlaşma kültürü, ticaret hukuku ve kurumsal pazarlıklarla güç
kazandı. Magna Carta bunun sembolik başlangıçlarından biridir. Kralın yetkisini
sınırlayan, asillerin ve zamanla toplumun bazı kesimlerinin rızasını arayan bir
siyasal kültür doğurdu. Sonrasında parlamento geleneği, ticari sözleşme ahlakı,
yerel özerklikler ve hukuk güvenliği geldi. Yani Birleşik Krallık’ın gücü
donanmasından değil, çatışmayı sözleşmeye çevirebilme kabiliyetinden doğdu. Biz
ise çoğu zaman devleti aşkın, toplumu tâli gördük. Devlet konuşur, toplum
dinler; devlet emreder, toplum uyum sağlar zannettik. Bu anlayış güvenlik
üretir gibi görünse de aidiyet üretmemekte.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden ana reflekslerden biri de isyanı
bastırmak, eşrafı yanına çekmek, bazı aileleri merkeze entegre etmek, muhalif
unsuru sürgün etmektir… Bunların hepsi kısa vadeli araçlardır. Fakat modern
çağda kimlik sahibi, eğitimli, iletişim imkânı yüksek toplumlar artık sadece
itaate göre yönetilemez. İnsanlar tanınmak, muhatap alınmak, adalet görmek ve
hikâyelerinin devlet tarafından duyulduğunu hissetmek isterler. Rıza üretimi
dediğimiz şey tam da budur.
Bugün Türkiye’nin yegâne meselesi terörü bitirmek veya asayiş sağlamak
değildir. Daha derin mesele, farklı etnik, mezhebî ve kültürel kümelerin
devleti kendi devleti gibi hissedebileceği bir siyasal psikolojiyi
kurabilmektir. Bunun yolu ekonomik yatırım değil, dilde saygı, hukukta eşitlik,
kültürde tanıma ve geçmiş acılarla olgun yüzleşmedir. İnsan sadece hizmet
aldığı devlete değil, kendisini insan yerine koyan devlete bağlanır.
Hüseyin Avni Ulaş örneği bu yüzden kıymetlidir. O, isyanı bastırırken önce
insanların onurunu kurtarmıştır. Kadını ve çocuğu dipçikten kurtarmış, dağa
beyaz mendille çıkmış, suçlu aramadan önce kalbe hitap etmiştir. Bizde eksik
kalan budur: Gücü gösterirken asaleti kaybetmemek, hâkim olurken meşruiyet
üretmek, kazanan taraf olurken gönülleri de kazanmak.
Türkiye’nin önündeki asıl mesele savaş kapasitesi değil, barışı inşa
kapasitesidir. Savaşmayı bilen devlet çoktur; barışmayı bilen devlet azdır.
Tarihte kalıcı olanlar ise sadece galip gelenler değil, rıza üretenlerdir. Eğer
bu coğrafyada kalıcı iç huzur isteniyorsa, devletin sert aklına bir de medeni
akıl eklenmelidir. Çünkü nihayetinde silah susturur, pazarlık ikna eder; fakat
aidiyet konuşturur.
Perspektif
2026-05-04PSK:Dersim Tertelesi’ni Unutmadık!
2026-04-03PSK: Amedspor’u kutluyoruz
2026-04-30PSK: Yaşasın 1 Mayıs: Emek, Özgürlük ve dayanışma Bayramı
2026-04-26Sürecin pause tuşuna kim bastı?
2026-04-26Süreç ve Kürt Siyaseti
2026-04-24PSK: Ermeni Soykırımı Kurbanlarını Saygıyla Anıyoruz
2026-04-21PSK: 22 Nisan, Kürd Gazetecilik Günü Kutlu Olsun!
2026-04-20PSK Genel Başkanı Bozyel; Kürt Halkı Ergeç Özgürlüğüne Kavuşacak
2026-04-10PSK: Ortadoğu’da Barış Kürt Halkının Ulusal Haklarını Tanımaktan Geçer
2026-04-01Maduniyet ve Duygulanımsal Kolonizasyon
2026-03-30“Hatalar yaptık. Son çatışmalar gereksizdi”
2026-03-29Bayram Bozyel: İran, Kürt düşmanlığında bütün limitleri aşıyor
2026-03-26Dr. Rojin Mukriyan: İran saldırıları küresel bir dizaynın parçasıdır
2026-03-17Gerilimin Tırmanması Neden İran’ın Lehine?
2026-03-16PSK: Halebce’nin Yarası Kanamaya Devam Ediyor
2026-03-16Hak isteyen Kürt neden “İlkel Milliyetçi” oluyor?
2026-03-16Kimse Öcalan’ın Haysiyetini İade Edemez
2026-03-16Kuzey Kürdistan Ulusal Birlik Girişim Konferansı Deklerasyonu
2026-03-15İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’ndan Önemli Çağrı
2026-03-11Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi