Türkçe | Kurdî    yazarlar
Krizi Fırsata Çevirecek Yeni Siyaset İmkanı Üzerine

2026-07-30

Siyasi tercihlerde aidiyetlerin, kimliğin, ideolojik bakışın bir etkisi halen var kuşkusuz. Ancak  bu ilişki giderek yönetme, temsil kapasitesi, liyakat, ekonomik güven ve adil kalkınma üzerinden kuruluyor. Toplum sürekli kendisini dar kültürel kutuplaşmaya hapseden değil;  onu güçlü bir şekilde temsil edebilen, hayatını düzenleyebilen; sonuç üreten; güven veren bir siyaset arıyor.

EMİNE UÇAK ERDOĞAN

Siyasi tarihimizde kırılma anlarından biri olarak görülecek butlan krizinden bu yana toplumun her kesiminden en çok duyduğumuz kavram, bir Çin atasözüne atfedilen “krizi fırsata çevirmek” kavramı oldu. Akademiden siyasete, iş insanlarından sivil topluma, tarladan fabrikaya gittiğimiz her yerde; krizlerin yalnızca kayıp ve tehdit değil, aynı zamanda yeni ihtimallerin ortaya çıkabileceği bir dönüşüm anı olarak ele alan yaklaşımlar dinledik. Diğer çok kullanılan kavram ve benzetme ise karanlığın en koyu anının şafağa yakın olan zaman olduğuna dairdi… Her iki kavramsallaştırma da söyleyenin kendini dışarıda tuttuğu beylik cümleler olarak değil en içerden hissettiği ve hatta dua niyetine dile getirdiği duygulardı.

Türkiye’de uzun süredir bir toplumsal dönüşüm yaşanıyor. Yaşanan bu dönüşümü karşılayabilecek, denk düşecek siyasi bir rekabet alanı ise henüz inşa edilmiş değil. İktidar kendi tabanı dahil yaşanan bu dönüşümü anlamak, karşılamakla ilgili beceriye sahip olmadığı gibi; devletin gücünü bu dönüşümü sekteye uğratmak hatta yok etmek için kullanıyor. 2019 yerel seçiminde İstanbul’da aynı zarfa atılan dört pusuladan sadece birini geçersiz sayarak seçimin iptal edilmesiyle başlayan süreç; kumpas davalarla tutuklanan cumhurbaşkanı adayının savunma yapmasına izin verilmemesine, ülkenin kurucu partisine son seçimlerin ve muhtemel sonraki seçimin birinci partisine yargı yoluyla atama yapılmasına kadar vardırıldı. 2024 yerel seçimleriyle gelen ilk büyük yenilgide seçmenin iradesini tamamen yok sayan bir tutum geliştirildi. Seçimlerden önce “oy yoksa hizmet yok” tehdidi, seçimlerden sonra belediye başkanlarına “ya transfer ya da hapis” seçeneğine evrildi. Yargı operasyonları ve siyasi mühendislikle kazanılan belediyelerde “milli iradenin tecellisi” minvalinde şükür cümleleri kurulmasının trajikliği de cabası…

Türkiye’de uzun süredir siyaset, sorunları çözmenin değil, korkuları yönetmenin aracı olarak kullanılıyor. Toplumun farklı kesimleri birbirlerine karşı tehdit olarak sunuluyor. Bir kesime diğerinin hayat tarzından, diğerine ötekinin kimliğinden korkması öğretiliyor. Ekonomik sorunlar, adaletsizlikler ve hak talepleri konuşulacağı zaman tartışma hızla bir güvenlik ya da beka meselesine dönüştürülüyor.

Tüm bu girişimler, siyasi mühendislikler, baskılar iktidar açısından toplumsal rıza inşasına dönmediği gibi; toplumsal dönüşümü kavrayabilen kurumsal muhalefet liderleri lehine güçlü bir siyasi aidiyete, mobilizasyona dönüşüyor. Bu öyle bir mobilizasyon ki; en karanlık anda bile yeni bir yol ve imkân sağlayabiliyor. 19 Mart’ta, 21 Mayıs’ta yaşanan budur. Sahada yaptığımız görüşmeler, kurduğumuz temaslar seçmenin siyasetle kurduğu ilişkinin değişmeye başladığını gösteriyor. Siyasi tercihlerde aidiyetlerin, kimliğin, ideolojik bakışın bir etkisi halen var kuşkusuz. Ancak  bu ilişki giderek yönetme, temsil kapasitesi, liyakat, ekonomik güven ve adil kalkınma üzerinden kuruluyor. Toplum sürekli kendisini dar kültürel kutuplaşmaya hapseden değil;  onu güçlü bir şekilde temsil edebilen, hayatını düzenleyebilen; sonuç üreten; güven veren bir siyaset arıyor.

İdeolojik kimliklerin bütünüyle ortadan kalktığını iddia etmiyorum. Birçok kimlik ve aidiyet varlığını koruyor ancak bu aidiyetler, kötü yönetimi, içi boş siyaseti sınırsız biçimde meşrulaştıran bağlar olmaktan uzaklaşıyor. Yine aynı şekilde tek aidiyet, tek kimlik tanımlanmaya yetmiyor; birbiriyle iç içe geçmiş aidiyetler, tanımlanma biçimleri oluştu. Seçmen artık kimin “daha bizden” olduğuna bakarken şu soruları da soruyor: Şehrimi geliştirebilir mi? Ekonomiyi yönetebilir mi? Kriz anında koordinasyon kurabilir mi? Liyakatli kadrolar oluşturabilir mi? Kadınları ve gençleri karar mekanizmalarına dahil edebilir mi? Farklı kesimlerle ortak masa kurabilir mi, dışlamadan siyaset-hizmet-fırsat üretebilir mi?

Saha görüşmelerinde sık sık siyasetten uzaklaşma, hayal kırıklığı ve güvensizlik ifadeleriyle karşılaşılıyor. Fakat bu tutumları siyasete ilgisizlik biçiminde okumak yanıltıcı olur. Aksine insanlar siyaseti önemsiyor; siyasette gerçek bir yenilenmeye yeni bir örgütlenme biçimine anlam atfediyor. Siyasetin toplumun gerçek anlamda temsilini sağlamasını, liyakat üretmesini, emeğin eşit değerlendirilmesini bekliyor. Özellikle gençler ve kadınlar, parti ve kurumlarda dekoratif görünüm yerine karar süreçlerinde gerçek bir ağırlık verilmesini, alan açılmasını bekliyor. Yine her iki demografik grupta da sağ-sol ya da seküler-muhafazakâr, iktidar-muhalefet ayrımların dışına çıkma isteği görülüyor. Gençler yapay zekâ, finansal okuryazarlık, kariyer ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda üretmek istiyor; ancak bunu mevcut kutuplardan birine bağlanmadan yapabilecekleri alanlar arıyor. Bu, yeni siyasal eşiğin önemli unsurlarından biri. Yeni kuşak siyasetsiz değil; mevcut siyasetin diline, hiyerarşisine ve aidiyet zorunluluğuna itiraz ediyor.

Ekonomi ve adalet krizi herkesin ortak sorunu olarak göze çarpıyor. Ekonomik kriz, yalnızca gelir kaybı ya da alım gücü düşüklüğü, artan fiyatlar üzerinden değil; insanların geleceğe bakışını, kurumlara güvenini ve gündelik hayatını da şekillendiriyor. Refah üretmeyen bir büyüme norm haline gelirken çoğu yerde büyüme artık hayali bile kurulan bir olgu değil. Şehirlerin potansiyelleri kelimenin tam anlamıyla heba ediliyor. Ekonomik güvencesizlik zamanla psikolojik bir baskıya dönüşüyor. İnsanlar iflas haberlerini dinlerken kendi işletmelerinin, evlerinin ve çocuklarının geleceğini düşünüyor. Eskiden belirli toplumsal kesimlerin sorunu olarak görülen yoksulluk, bugün çalışanları, küçük işletme sahiplerini ve orta sınıfları içine alan geniş bir güvencesizlik alanı oluşturuyor. Adaletin ekonomik alandaki karşılığı da burada ortaya çıkıyor. Aynı kuralların herkese uygulanmadığı, kamu kaynaklarına erişimin yakınlık ilişkilerine göre değiştiği, küçük işletmeler yüksek maliyetlerle borçlanırken belirli çevrelerin ayrıcalıklardan yararlandığı, bir şekilde işi iyi gidenlerin de “işime birileri çöker mi?” kaygısı taşıdığı bir düzende ekonomik kriz aynı zamanda adalet krizine dönüşüyor.

Hülasa yeni bir siyasi eşikte krizi fırsata çevirmek; yıllardır kendi yatağında akıp duran toplumsal dönüşüme; yön ve imkan bulabilecek yani yatak olabilecek “yeni”yi inşa etmekle mümkün. Dönüşümü, milletin kendi kaderini tayin hakkına sahip çıkma motivasyonunu anlamayanlar için siyaset zemini daralıyor. Bunu figüranlarla, hakikat eksiltmelerle, vesayetle doldurmaya çalışanlar için son çırpınışlar diyebiliriz.

Yazıyı, Kasım 20024 tarihli Siyasette Oyunlar; Umut ve Cesaret başlıklı yazımın son satırlarıyla  bitireyim.

Bu ülke, içinde bulunduğu tahribata rağmen potansiyeliyle yeni bir hikâye yazma gücüne sahip. En büyük ihtiyacımız ise, toplumun farklı kesimlerinin hikâyesini ortak gelecekte birleştirecek bir siyaset vizyonu. Ayrıcalıklıların değil, herkesin muteber olduğu bir vizyon. “Zor oyunu bozar” diyor ya atasözümüz. Bugün siyaset sahnesinde zor görünen her hamle, yarın için bir umut ışığı olabilir. Ancak bunun için cesaretle atılacak adımlar gerekiyor. Rakel Dink, eşi Hrant Dink’in birinci ölüm yıldönümünde yaptığı konuşmada cesaret ihtiyacına şöyle vurgu yapıyordu: “Yas da kardeşlik de bugün cesaret istiyor, ama asıl, yaşamak cesaret ister. Umut cesaret ister. Adalet cesaret ister.”

Bugün siyaset de cesaret istiyor.  Muhalefet aktörleri kararlı ve cesaretle hareket ettiğinde, yalnızca mevcut oyunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda toplumu yeniden birleştirecek yeni bir hikâye yazabilir. Yıkılmaya yüz tutan bir imparatorluk bakiyesi üzerine Kurtuluş Savaşı’yla küllerinden doğan bir Türkiye hikâyesinin yazılması gibi. Bu hikâye, ülkenin potansiyelini heba eden ayrışmayı, toplumu kompartımanlara bölerek yönetmeyi hedefleyen değil toplumsal uzlaşmayı önceleyen, mevcut ve geçmiş travmaları rehabilite etmeyi hedefleyen, hakları merkeze koyan bir hikâye olmalı.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yalnızca bir seçim zaferi değil, halkın yarınlara umutla bakmasını sağlayacak bir gelecek tahayyülüdür. İktidarın yaşanan tahribatlarla ilgili sorumluluk almayan, kutuplaştırıcı, baskıcı stratejilerini boşa çıkardığı kadar, yeni bir Türkiye tahayyülünü de mümkün kılan bir siyasetten söz ediyorum.

Perspektif

POLITIKA