

2026-07-21
Başlığı Deniz Göktaş’ın “Devletin mi var derdin var” şakasına atfen attım. Peki devletle dolandırıcılığın ilişkisi var mı? Devlet dolandırıcıları yakalar tamam ama uyguladığı hukuk, seçtiği ekonomi politika, yürüttüğü idare tarzı aynı zamanda onları üretir de.
Haluk Levent dosyası yine memleketi böldü. Düne kadar onu iktidarın yapamadığını yapan, dayanışmanın sembolü sayan kalabalıklar bugün derin hayal kırıklığı içinde.
Acaba diyorum, bir insanın birkaç saat içinde “halk kahramanı”ndan “ülkenin en büyük dolandırıcısı”na dönüşmesini mümkün kılan şeyi arasak bir yere varır mıyız? Belki de dolandırıcılık sandığımız kadar bireysel bir mesele değildir.
BAŞLANGIÇTA EYÜPLÜ HALİT VARDI
Az geriye gidelim, Osmanlı’nın sonu, Cumhuriyet’in başı. İlk kahramanımız Eyüplü Halit. Namı diğer “Kibar dolandırıcı”, bu isimle bir tefrika bile başlıyor ama bitmiyor, bu işin sonu yok der gibi.
Halit, komutan oluyor, kadı oluyor, polis oluyor. Bir ara işi büyütüp işgal altındaki İstanbul’da sahte karakol bile kuruyor. Ne yapıyor karakolla? Zenginleri gözaltına alıyor, rüşvetle bırakıyor. Nasıl mümkün oluyor bu? Bir yanda işgalciler var, öte yanda Osmanlı kurumları; insanlar kargaşayı biliyor ve korkuyor. Aynı insanlar “devlet görevlisi dediğin rüşvet alır” fikrinden de Fuzuli’den beri aşina zaten.
Halit, bir “imparatorluk” dolandırısı olarak geniş ufka da sahip, Mussolini’yi bile dolandırmaya girişiyor, kimine göre başarıyor da.
SENİ BİLGİMLE DOLANDIRIRIM
Aynı yılların öteki figürü Habil Adem, namı diğer Naci İsmail Pelister, sayısız müsetarı var. Kibar değil ama alim, karşısındakinin bilgisizliğinden çok kendi bilgisiyle iş görüyor. İlk büyük numarası, Alman Profesör Libah Meda’nın yazdığını öne sürdüğü bir kitap. Çevirmeni Habil Adem. Diplomatik kriz çıkıyor, Avusturya-Macaristan, Almanya böyle bir profesör yok diyor. Zaten, “Libah Meda” çevirmen “Habil Adem”in tersten yazılışı. Sahte kitap yazmıyor, sahte imza/profesör üretiyor.
Aynı taktikle (yazarı prof. Max Friç) “Kürtler” isimli bir kitap “çeviriyor”, İttihatçıların bir memerunun yazdığı “Kürtler” kitabıyla, Alman bir profesörün “Kürtler” kitabı aynı satışı yapmaz, iyi biliyor.
Arnavutluk’a kıral tayini için Vatikan arşivlerine sahte belge sokuyor, Yunus Nadi’yi kandırıyor, banka batırıyor. Arada sosyalist oluyor, en sonunda Büyük Doğu’da yazıyor. Medya-bilgi-itibar bağını erken çözenlerden.
KİMİ KÖYLÜYÜ, KİMİ PATRONU SEVER
Gel zaman git zaman devir değişiyor. Köyler boşalmaya şehirler büyümeye başlıyor. Sahneye “Sülün Osman” çıkıyor: Köprü, kule, şehir hatları vapuru, kamusal ne varsa şehre yırtmaya gelmiş köylülere satıyor; özelleştirmeyi devletten önce keşfetmiş gibi. Sülün Osman hep “komik” sayıldı, köylüyü aptal sayan şehirli ideolojisi dolandırıcıyı sempatik bulmuştu.
Osman’ı yaratan dönüşüm ve büyüme devam etti, şehirler iyice büyüdü, dahası ekonomi ve para büyüdü. Yetmişlerin sonuna gelinirken artık kule satmak, köprü kiralamak mümkün değildi. Karaborsa vardı, herkes döviz arıyordu. Döviz yasaklarına karşı çare arayan patronları hedef aldı, paranın asıl yerini bilenlerdendi.
İLK SİSTEMİK VAKA: BANKERLİK
Derken 12 Eylül geldi, neoliberal karşı devrim başladı. Türkiye’nin siyaseti, üretim biçimi, para kazanma ve yönetme biçimini değişti. Banker furyası başladı. Bugün hafızada sadece Kastelli kalmış gibi, çok kişi vardı. Siyaset erbabı ve medya parayı kazanan paradır propagandası yapıyor, akıllı olmakla paralı olmak eşit sayılıyor, herkes girişimci olmaya çağırılıyordu.
Banker balonu patladı, Özal generallerin hazine bakanlığından istifa etti, ama ilk seçimle başbakan olarak döndü. Parlamento (ve yargı) denetiminden kaçırılmış bütçe dışı fonlar devri başladı. 80’lerden 2001 krizine kadar finans sistemi, “hukuki işlem”le dolandırıcılık ve yolsuzluğun ayırt edilemediği bir laboratuvara, ülke 40 haramiler masalına dönüştü.
ÇİLLER, PARSADAN, KRİZ
Özal gitti, Demirel gitti, Çiller geldi ama gitmeden dolandırılan ilk başbakan olmayı başardı; Selçuk Parsadan, teleuonla general taklidi yapıp “örütülü ödenek”ten para alan ilk dolandırıcı oldu. Parsadan açık ya da örtülü, denetimsiz sistemin gediklerini görüp foyasını ortaya dökmüştü. Sistem 2001 krizinde bütün kusurlarıyla beraber çöktü.
Halit sahte karakoldan, Parsadan telefonun görmeye izin vermediği sahte generalin ağzından konuşurken aynı cümleyi kuruyordu: “Ben devlet adına konuşuyorum.” Halit yurttaşları dolandırıyordu, demokrasi çok ilerlediği için Parsadan başbakanı dolandırdı.
VE TİTAN VE İNEKLER VE KRİPTO
Parsadan sonrası çağda “sosyal çılgınlık” boyutuna ulaşan Titan patladı. Neredeyse herkes bir akrabasını bu büyülü para kazanma mekanizmasına kaptırmıştı. Kimse bir şey almıyor, satmıyordu, kimse fabrika ya da ofis kurmuyordu, kimse bir şey üretmiyor, tüketmiyordu, ama herkes zengin olacaktı. Hırs matematiği, neoliberal ekonominin ideolojisiyle evlenince akılsızlık en büyük akıl gibi görünür olmuştu.
Titan unutulurken dijitalizasyon sanayiyi, ticareti, finansı yeniden şekillendirdi. Medya dönüşümüyle beraber hayal ile gerçeğin yer değiştirdiği bağımsız, üstün narsistik birey efsanesi ideolojinin çekirdeği oldu. Sanal oyun olarak kurulan Çiflikbank’ın anime inekleri gerçek ineklerden daha çok süt sağladı, “Tosuncuk” paraları alıp gitti. İneklerin yem sorunu vardi, “kripto para” aleminde o da yoktu, Thodex patladı. Aslında en dürüst dolandırıcı bu olabilir, kimseyi inek yerine koymamış, daha baştan kimsenin eline somut hiçbir şey alamayacağını ilan etmişti.
MAĞDUR ÜNLÜ, DOLANDIRICI ANONİM
Peki Haluk Levent? Ona geçmeden önce son yıllarda kriminal bir pandemi halini alan bir mesele var: Telefon çalıyor, açıyorsunuz, biri “Savcılıktan/karakoldan/terörle mücadeleden (hatta, MİT’ten…) arıyoruz, terör örgütü hesabınızı ele geçirmiş…” diye konuşmaya başlıyor. Devamı malum: Alelacele şifrelerinizi veriyorsunuz, hesabınız boşalıyor, kredi kartlarınız limit aşılarak kullanılıyor. Sonra? CEO’ların, profesörlerin, hatta ceza hukuk profesörlerinin, kanaat önderlerinin bile dolandırıldığı bir furya; buna karşı geliştirilmiş en etkili çare İçişleri Bakanlığı’ndan gelen “Devlet görevlisiyim diye arayanlara inanmayın” telefon mesajı.
Burada ne oluyor? Nasıl bu kadar etkili olabiliyor? Aranan kişi öncelikle “teröre karşı devletle işbirliği yapma” acelesine giriyor, devlet ideolojisi her şeyin üstünde çünkü. Bu işbirliği aşkının öbür yanında devletten korku yatıyor. Aranan, devletin polisinin, yargısının kendisini korumayabileceği, kendisini derhal “terörist”le aynı kefeye koyabileceğini çok iyi biliyor. İdeolojik işbirliği aşkıyla ideolojik korku aklı durduruyor, paraları durduramıyor.
TEMSİL KRİZİ VE FONCU AKIL
Artık Haluk Levent’e gelebiliriz: Ahbab’ın itibarının yükselten temel şey devlete güvensizlik, ona oyun alanı açan şey ise memleketi dikyarı ikiye bölen kutuplaşma. Yapısal/siyasi sorunlara bireysel/ahlaki çözüm bulunabileceğine iman etmeye dayalı genel ideoloji ile “iktidarın yapamadığını yapan, içimizdeki iyiliğin temsilcisi olan rock yıldızı” efsanesiyle etkileşime girince gerçekle bağın sıfırlandığı bir “kamuoyu” ortaya çıkıyor.
Devlete güvensizliğin ürettiği anonim dolandırıcılar/ünlü mağdurlar hikayesi burada yer değiştirerek tekrar ediyor: Aynı güvensizliğe yaslanan anonim bireyle kendi iyiliklerinin sadakasını iyliğin timsaline teslim etmeye yöneliyor. Yerli, milli, bizi biz yapan bir “iyilik fonu” büyümeye başlıyor; anonim bireylerden düşen damlalar gölü büyütünce, para havuzlarına düşkün zenginler (holdingciler, sanayi şirketleri, ünlü avukatlar, yeni medya lortları) şezlonglara uzanmaya başlıyor. Para işinden anlayanlar, bu iyilik fonunun en ünlüsü ve büyüğü 2017’de kurulan bütçe dışı fonlarına benzeyen denetimsiz karakterini hemen kavrıyor.
Böylece Ahbap’ın etrafında oluşan büyük bağış havuzu, kişisel güvene dayalı, klasik kurumsal denetim mekanizmalarının dışında işleyen yeni bir kamusal fon tipine dönüştü: Birinde devletin ilan ettiği güven var diğerinde influencer, eski ve yeni medya (babala TV filan), sosyal medya elbirliğiyle oluşmuş sanal güven, ikisi de şahsa (yürütmeye) dayalı meşruiyeti yaslanıyor, ikisi de geniş ve tanımsız kullanım/oyun alanına sahip. Böyle olunca da artık orada kumardan para aklamaya, tefecilikten borsa-finans oyunlarına hukuki ya da hukuk dışı her işin yapılmasına engel kalmıyor; oynamayı bilen meydana giriyor. Her şeytanın melek görünebileceği habitattır bu, içine düşen meleğin şeytana dönüşmesi kimseyi şaşırtmaz.
Bağışçıların ya da bu işe inanmış görünenlerin bugünkü şahit olduğumuz öfkesi ise aslında kimse tarafından kandırılmadıklarının ortaya çıkmasından kaynaklanıyor. Esasen güven ve temsil krizinin yol açtığı suç ekonomisi, onların niyetlerini dolandırıcılığa gönüllü katılacak şekilde maniple etmiş oluyor. Çok neoliberal bir öykü değil mi, herkes kendi sömürüsünün, dolandırışılının vekili haline gelmiyor mu?
GÜVEN, TEMSİL VE DOLANDIRICILIK
Temsil ve vekalet krizinin yalnızca siyasal olmadığını burada görüyoruz. Bankaların “müşteri temsilcisi”, GSM şirketlerinin “müşteri hizmetleri temsilcisi”, kamu kurumlarının çağrı merkezleri… Adlarında hep “temsil” var ama temsil ettikleri kişi müşteri ya da yurttaş değil; şirket ya da kurum. Yurttaş, kendisini temsil edecek birini bulamadıkça temsil edildiğine inanabileceği kişilere yatırım yapıyor. Kimi zaman bu bir influencer oluyor, kimi zaman bir yardım derneği, kimi zaman bir rock yıldızı. Dolandırıcılık ekonomisi de tam bu boşlukta filizleniyor.
Dolandırıcılık tarihi aslında güvenin olduğundan daha fazla temsilin tarihidir. İnsanlar doğrudan devlete, profesöre, bankaya ya da influencera değil, onların temsil ettiklerine güvenir. Dolandırıcı bu temsil ilişkisini ele geçirir, vekalet üretir. Devlet adına konuşur, bilim adına yazar, finans adına para toplar, iyilik adına bağış ister. Bu yüzden Türkiye’de dolandırıcılık tarihi yalnızca suç tarihinin bir bölümü değildir; devletin, piyasanın, medyanın ve sivil toplumun hangi dönemlerde güven üretebildiğinin, hangi dönemlerde ise temsil yetkisini başkalarına kaptırdığının tarihidir. Haluk Levent suçlu olabilir, ama suçu mümkün kılan, büyüten, yayan ve sistem haline getiren o değil.
Numedya24
BASıNDAN
2026-07-16Ahmet Taşgetiren: “Sır küpüm”
2026-07-13Cihat Arpacık: Araplar Neden “İslamcı Nasır” İstemiyor?
2026-07-12Berrin Sönmez: Yargıya “İmamoğlu savunma yapmasın” baskısı
2026-07-06Eyyüp Demir: Kavramların gerçeklikle ikamesi
2026-06-20Umur Talu: Futbol bazen bir direniş ve umut sahnesi oluverir!
2026-06-19Murat Sevinç: Neydi neydi… hah, masumiyet karinesiydi!
2026-06-18Ali Duran Topuz: Öğretmene vurulan yerde gül biter!
2026-05-26Sedat Ulugana: Simko Meselesi: Bir “kahraman” hikâyesinden fazlası
2026-05-23Umur Talu: Demokratik bir hukuk devletini sevsinler!
2026-04-03Necdet İpekyüz: Muhalif gazetecilik olur mu?
2026-03-26Yetvart Danzikyan: Koynunda haç taşıyanlar...
2026-03-26Oral Çalışlar: Savcı Doğan Öz Kürt meselesinde hassastı
2026-02-26Yetvart Danzikyan: 27 Şubat’ı beklerken “statü” mesajları
2026-02-23Yetvart Danzikyan: AİHM ve AYM kararları için elinizi tutan mı var?
2026-02-21Vahap Coşkun: Top Artık Meclis ve İktidarda
2026-02-21Mesut Yeğen: Eve Dönüş
2025-02-21Macahit Bilici: Başkasının ağrısı ve insan olmak
2026-02-20Murat Sevinç: Komisyon raporu önemli bir şeyler söylüyor mu?
2026-02-19Vahap Coşkun: Münih ruhu
2026-02-16Alp Altınörs: Kölelik Afganistan’a geri döndü