

2026-05-04
Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan
Babam 1930’lu yıllarda doğdu. Doğduğu yer, bir zamanlar bana dünyanın sonu
gibi görünürdü. Ama aynı zamanda, 20. yüzyılı şekillendiren büyük güçlerle
derinden bağlantılı bir yerdi.
Onun hayatı huzurun içinde değil, yıkımın ardından başladı. Osmanlı
İmparatorluğu’nun çöküşü yalnızca sınırları değiştirmedi; hayatları parçaladı,
toplumları dağıttı. Babası, aşiretlerinin yıkılmasının ardından kaçmak zorunda
kaldı ve kısa süre sonra yaşadığı acılar ve kayıpların ağırlığı altında
hayatını kaybetti. Babam o sırada iki yaşındaydı.
Geride kalan şey bir devamlılık değildi. Parçalanmaydı. Ailelerin birbirini
kaybettiği, insanların birbirinden koptuğu sessiz bir çöküştü bu; sanki dilin
kendisi bile dağılmış gibiydi.
Onun hikâyesi, yaşadığı coğrafyanın tarihinden ayrı düşünülemez. Bu hikâye,
defalarca sürgün edilen bir halkın hafızasını taşıyordu; öyle ki yerinden
edilmek zamanla hayatın doğal koşulu hâline gelmişti.
Hayatta kalabilmek için sessizlik, kendini tutabilmek ve dayanıklılık
gerekiyordu. Ama bütün bu dayanıklılığın altında başka bir şey vardı: Kolay
kolay elinden alınamayan bir onur duygusu.
Bu koşullarda vatan artık güvenli bir yer olmaktan çıkmıştı. Sürekli tehdit
altında duran, kırılgan bir vaade dönüşmüştü.
Babam, şiddetin istisna değil, her an mümkün olduğu bir dünyada büyüdü.
Köy, sanki sürekli ama dile getirilmeyen bir gerginliğin içinde yaşıyordu.
Korkudan söz edilmezdi; o zaten gündelik hayatın içine işlemişti.
Çocukluk onu korumadı. Tam tersine, onu erken yaşta hayatın sertliğiyle yüz
yüze bıraktı. On yaşında çalışmaya başladı; görev duygusundan değil, başka bir
çare olmadığı için.
Hasta bir anne, görme engelli yaşlı bir baba ve küçük bir kardeş… Bunlar
üzerine düşünülüp tartışılan meseleler değil, taşınması gereken hayat
gerçekleriydi. Sorumluluk soyut bir kavram değil, omuzlarda hissedilen fiziksel
bir yüktü.
Köyümüz Gelhok, uzaktan bakıldığında neredeyse masalsı görünürdü. Toprak
rengindeki evleri yeşil bir tepenin üzerine kuruluydu. Etrafı mercimek ve
buğday tarlaları, yabani çiçekler ve ağır ağır akan sularla çevriliydi.
Bir çocuk olarak ben bu manzarayı güzellik olarak görüyordum. Yetişkinler
içinse orası aidiyetin değil, direnmenin yeriydi. Özgürlük ve sınırlılık iç
içeydi; insan aynı anda hem geniş hem de dar bir hayatın içinde yaşıyordu.
Gündelik hayat emek ve tekrar üzerine kuruluydu. Elektrik yoktu, asfalt
yollar yoktu. Günleri birbirinden ayıran tek şey çoğu zaman yorgunluğun
derecesiydi.
Akşamları dinlenmekten çok sessizlik çökerdi. Az konuşulurdu; konuşmalar da
çoğu zaman yorgunluk nedeniyle yarım kalırdı. Bütün bu rutinin altında sürekli
bir kırılganlık hissi vardı. Êzidî oldukları için yalnızca farklı olmanın bile
onları tehlikeye atabileceğini biliyorlardı.
Babam hayatı bir arada tutmanın kendi yolunu bulmuştu. Düzen onun için bir
tercih değil, zorunluluktu. Sertliği uzaklıktan değil, düzen olmazsa her şeyin çökeceğine
dair korkudan kaynaklanıyordu.
İç dünyasını anlatabilecek bir dili olmadan sorumluluk taşıdı. Gücünün
içinde görünür bir yumuşaklık yoktu; belki de çünkü hayat ona hiçbir zaman
yumuşak davranmamıştı.
Annesine ve inancına bağlılığı onun dayanağıydı. Ama içinde sürekli
taşıdığı, kolay kolay dile gelmeyen bir hüzün vardı. Geçmiş geçmişte
kalmamıştı; sessiz biçimlerde hâlâ onun içinde yaşamaya devam ediyordu.
Annem ise aynı çevrede bambaşka bir bilinçle hareket ediyordu. Okuma yazma
bilmesi onu diğerlerinden ayırıyordu. İnsanlar bir açıklık ya da yol
göstericilik aradıklarında ona giderdi.
O da aynı sınırlamaların içinde yaşıyordu ama o sınırlar tarafından
tanımlanmıyordu. Davranışlarında sessiz bir özerklik vardı. Koşullara tamamen
teslim olmayı reddeden bir tarafı vardı.
Annemle babamın ilişkisi alışılmış bir aşk hikâyesi değildi. Yavaş yavaş
oluştu; ortak sorumluluklar ve birlikte ayakta kalma zorunluluğu içinde
şekillendi.
Aralarındaki bağ gösterişli değildi ama güven vericiydi. Duyguların dışavurumundan
çok ortak dirence dayanıyordu.
Ama geçmiş hiçbir zaman gerçekten geride kalmadı. Aile hikâyeleri sürekli
anlatılırdı; uzak bir tarihten söz eder gibi değil, hâlâ çözülememiş bir
meseleden bahseder gibi.
İbrahim Paşa Millî’nin adı özel bir ağırlık taşıyordu. Babamın aşireti ve
dedem, koşullarını değiştirebilmek için Osmanlı İmparatorluğu’na karşı onun
yanında yer almıştı. Ancak bu direniş özgürlük getirmedi. Büyük kayıplarla
sonuçlandı.
Topraklara el konuldu. Aileler dağıldı. Hayatlar yarıda kaldı.
Geride kalan şey kapanmış bir hikâye değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir
eksiklik hissiydi. Bu tarih davranışlarda, sessizliklerde ve kelimelerin
arasındaki boşluklarda yaşamayı sürdürdü. Babam onu kendi varlığının ayrılmaz
bir parçası gibi taşıdı.
Geçmişin şiddeti görünmez biçimlerde yaşamaya devam ediyordu. İnsanların
temkinli davranışlarında, kararsızlıklarında ve hiçbir güvenliğin garanti
olmadığını bilmelerinde kendini gösteriyordu.
Bu anılar konuşulduğunda ortam değişirdi; yaşananların ağırlığı hâlâ
hissedilirdi.
Babam gördükleri zulmü anlatırdı. Bir arada yaşamanın ne kadar kırılgan
olduğunu, aidiyetin ne kadar karmaşık bir şey olduğunu söylerdi. İnsanların
farklılıklarına rağmen birbirine bağlı olduğunu sık sık vurgulardı. Ama kendi
kültürel ve dilsel çevresi içindeki çatışmalar onu derinden yaralıyordu.
Bütün bu ağır hikâyelerin yanında başka anlatılar da vardı. Akşamları
ateşin etrafında ışığa, meleklere ve kutsal ritimlere dair hikâyeler
anlatılırdı.
Güneş yalnızca fiziksel bir varlık olarak görülmezdi. Toprağın nefes alan,
dinlenen ve kendini yenileyen canlı bir şey olduğuna inanılırdı.
Bu hikâyeler korkuyu ortadan kaldırmıyordu. Ama insanın dünyayla başka
türlü bir bağ kurmasına imkân tanıyordu. Acının ardından da hayatın sürdüğünü
hissettiriyordu.
Annemin Almanya’ya gitme kararı bir dönüm noktasıydı. Tek başına gitti ve
her yönüyle yabancı olan bir dünyaya adım attı.
Babam için bu kararı kabul etmek kolay dile getirilemeyecek bir cesaret
gerektiriyordu. Onun verdiği onayın da bedelleri oldu. Sonrasında yaşanan
baskılar ve cezalandırmalar, bireysel kararlarla toplumsal beklentiler
arasındaki gerilimi gösteriyordu.
Babam daha sonra onun yanına gittiğinde biz geride kaldık. Anne babamızdan
ve hayatın sürekliliği hissinden kopmuş çocuklar olarak.
Benim hafızam da tam bu noktada değişiyor. Her şey daha parçalı, daha ani
hâle geliyor.
Ayrılığı olayların sırası olarak değil, bir görüntü olarak hatırlıyorum:
Uzaklaşan siluetleri… Yavaş yavaş mesafenin içinde kayboluşlarını…
Koştuğumu, seslendiğimi ve tutulamayacak bir şeye tutunmaya çalıştığımı
hatırlıyorum. Arkalarına dönüp bakmadılar. O kayboluş, o yaşta anlaması zor bir
kırılmaydı.
Ancak yıllar sonra bunu başka türlü anlamlandırmak mümkün oldu. Gidişleri
bir terk ediş değildi; bir gelecek kurma çabasıydı.
Bir gün geri dönmek, yeniden inşa etmek ve bizi başka bir hayata taşımak
istiyorlardı. Onlar için bu umut demekti. Benim içinse uzun süre bir kayıp
olarak kaldı.
Almanya’da hayatları çalışmak ve direnmek üzerine kuruldu. Sürekli emek
isteyen şartlar altında yeni bir yaşam inşa ettiler.
Babam sorumluluk taşımaya devam etti ama bize başka bir ihtimal de sundu.
Eğitim konusunda çok ısrarcıydı. Eğitim onun için yalnızca bir değer
değildi; onuru korumanın ve insanın kendi ayakları üzerinde durabilmesinin
yoluydu.
Okumamızı, öğrenmemizi ve düşünmemizi istemesi, kendi hayat deneyimini aşan
bir değişimdi.
Gururu sessizdi. Bunu özellikle bizden söz ederken görmek mümkündü. Sanki
bizim ilerleyebilmemiz, geçmişin her şeyi belirlemediğinin kanıtıydı.
Onun tavrında, değişimin mümkün olduğuna dair derin bir inanç vardı; bunun
bedelinin dayanıklılık olduğunu bilse bile.
Bugün ben de bir baba olarak bütün bunların nasıl sürdüğünü görüyorum.
Çocuklarım ona yalnızca bir dede gibi değil, bir köken, bir sağlamlık kaynağı
gibi bakıyor.
Bu anlamda vatan artık yalnızca bir coğrafya değil; kuşaktan kuşağa
aktarılan bir varlık hâline geliyor.
Onun hayatının arkasındaki büyük tarih, aslında tek bir topluluğa ait
olmayan deneyimleri anlatıyor. Kayıp, göç ve sessizlik yalnızca belirli
insanlara özgü şeyler değil.
Travma sadece hafızada yaşamıyor; konuşulmayan şeylerde, fark edilmeden
tekrar eden davranışlarda da yaşamayı sürdürüyor.
Meslek hayatım boyunca buna benzer birçok hikâyeyle karşılaştım. Her
defasında onların içinde babamdan bir parça gördüm: Konuşmaya direnen bir
dayanıklılık, parçalanmışlığa rağmen devam etme gücü ve dikkat çekmeye ihtiyaç
duymayan sessiz bir yoğunluk.
Bende kalan babamın görüntüsü dramatik değil. Daha çok ince ama kalıcı bir
varlık hissi.
Onun içinde bir tür içsel ışık vardı. Görülmek isteyen değil, sadece
varlığını sürdüren bir güç.
Bu güç onun hayatını şekillendirdi ve ardından gelen hayatları da
şekillendirmeye devam ediyor.
Öldüğünde gidişi neredeyse fark edilmeyecek kadar sessizdi. Sanki hayatı
boyunca taşıdığı gerilim yavaş yavaş çözülmüş gibiydi.
Geride kalan şey, zorluklarla örülmüş ama aynı zamanda süreklilik taşıyan
bir hayattı. Tanınmaya ihtiyaç duymayan bir bağlılık duygusuydu.
Babam büyük sözler söyleyen biri değildi. Ama her şeye rağmen geri
çekilmeden yaşamayı sürdürmesi, ilan edilmeye ihtiyaç duymayan bir sevgi
biçimiydi.
Geride bıraktıkları yalnızca anılar değil.
Onlar davranışlarımızda, kendimizi anlama biçimimizde ve başkalarıyla
kurduğumuz ilişkilerde yaşamayı sürdürüyor.
Çocuklarımızda, kararlarımızda ve bazı değerlerin sessiz devamlılığında
varlığını koruyor.
Bu mirasla yaşamak, onu tekrar etmek değil; dönüştürerek ileri taşımaktır.
Hem kırılmış yanlarını kabul etmeyi hem de gücünü görebilmeyi gerektirir.
Eğer bu hayatın ötesinde bir yer varsa, insan onu orada hayal edebilir:
Artık taşıdığı yüklerle değil, bütün hayatı boyunca içinde taşıdığı o sessiz
güçle var olan biri olarak.
Rudaw
2026-05-03Velev ki isyan
2026-04-26Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı
2026-04-26İhsan Nuri Paşa'dan Refik Hilmi'ye tarihi mektup
2026-04-2423,5’ta hafıza, yas ve umut üzerine bir buluşma
2026-04-24Ahırdaki piyano
2026-04-13Barış İçin yanan mumlar
2026-04-10“Koltuk altında saklı haç!”
2026-04-01Süryaniler Akitu Bayramı'nın 6776’ncısını kutluyor
2026-03-26Âlim Çoktu Bilim Neden Yoktu?
2026-03-16Elma kokusunun ölüme dönüştüğü gün
2026-03-11Yan yana ama yalnız: TOKİ’lerde çözülen komşuluk ve sosyal hayat
2026-02-25“Bir mahalleyi tek binaya sıkıştırdılar”
2025-02-11Kürd Milleti Yaklaşık Bir Asırlık Büyük Bir Çınarını Kaybetti
2026-02-11Mafya dizilerinde Alevi deyişlerinin gaspı
2026-02-08Mesele birkaç “sapık” kişi değil daha fazlası
2026-01-27100 yaşındaki Holokost tanığı: İnsanlıktan çıkarıldık
2026-01-12Fas’ta bulunan fosiller insanlığın kökenine dair ezberleri bozdu
2026-01-04Hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
2025-12-31‘Faşizmden çok sıkıldım’
2025-12-29“Kaçakçı” mı denir onlara…