Türkçe | Kurdî    yazarlar
Kürtler, Ermeni Soykırımı ve tarihsel sorumluluğun dağıtımı

2026-04-26

Sedat Ulugana

Soykırım, siyasal şiddetin en uç biçimi olarak, yalnızca bedenlerin ortadan kaldırılmasını değil; bir topluluğun kolektif varlığını mümkün kılan dil, mülkiyet, ibadet mekânı, mezarlık, hafıza, gündelik yaşam ve tarihsel aidiyet ağlarının da tasfiyesini içerir. Bu nedenle 1915 Ermeni Soykırımını “tehcir”, “savaş koşullarında karşılıklı şiddet” ya da “yerel taşkınlıklar” düzeyinde ele almak, meselenin kurucu siyasal niteliğini perdeleyen indirgemeci yaklaşımlardır. Aynı şekilde Ermeni Soykırımı üzerine yürütülen tartışmalarda, failin kim olduğu ve suçun hangi düzeyde nasıl paylaştırılması gerektiği meselesi hâlâ ciddi bir metodolojik ve ahlaki sorun olarak durmaktadır. Özellikle son yıllarda bazı çevrelerde, soykırımın yükünü Osmanlı-Türk devlet aklından ziyade Kürt toplumuna yöneltme eğilimi belirginleşmiştir.

Bu eğilim, çoğu zaman Kürtlerin “mühim bir kesimi”nin soykırıma katıldığı şeklinde genelleyici bir önermeye dayanır. Oysa bu türden bir hükmün tarihsel olarak savunulabilmesi için, öncelikle bu mühim bir kesimin niceliksel, coğrafi, toplumsal ve kurumsal olarak neye tekabül ettiğinin açıklanması gerekir. 1915 sürecinde bazı Kürt eşrafın, milislerin, jandarma unsurlarının Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantılı bazı aşiret reislerinin Ermeni Soykırımı’na katıldığı açıktır; ancak bu durum, Kürt toplumunun umumî ve kolektif biçimde soykırımın faili olduğu anlamına gelmez. Soykırımın aslî faili, merkezî karar alma mekanizmasına, idarî aygıta, askerî bürokrasiye, zorunlu sevk mekanizmasına ve mülkiyet gaspı rejimine hükmeden Osmanlı-İttihatçı devlet aklıdır. Kürtlerin rolü ise homojen değil; bölgeye, aşirete, sınıfa, dinî yapıya, yerel rekabete ve devletle kurulan ilişkiye göre değişen parçalı bir mahiyet arz eder.

Soykırım çalışmalarında fail sorunsalı çoğu zaman üç düzeyde ele alınır: karar alıcı merkezî fail, uygulayıcı bürokratik fail ve yerel/yardımcı fail. Bu ayrım yapılmadığında, soykırım gibi örgütlü devlet şiddeti biçimleri “komşular arası husumet”, “etnik çatışma” ya da “yerel intikam” kalıbına sıkıştırılır. Oysa soykırımın ayırt edici niteliği, şiddetin merkezî bir siyasal hedef doğrultusunda örgütlenmesi ve yerel toplumsal dinamiklerin bu hedefe eklemlenmesidir.

Bu bağlamda 1915’te Kürtlerin pozisyonu, tekil bir faillik kategorisiyle açıklanamaz. Bir kısım Kürt aktör, özellikle talan geçmişinden gelen veya Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkili yerel elitler, devletin imha politikasına doğrudan katılmıştır. Ancak aynı dönemde çok sayıda Kürt aşiretinin cepheye sürüldüğü, Rus ilerleyişi karşısında yerinden edildiği, açlık ve salgınla kırıldığı, bazı bölgelerde Ermeni sivilleri koruduğu veya en azından katliama iştirak etmediği de bilinmektedir. Dolayısıyla burada yapılması gereken, Kürtleri topyekun fail ya da topyekun masum olarak kodlamak değil; faillik biçimlerini tarihsel, toplumsal ve kurumsal düzeylerde ayrıştırmaktır. Bu ayrım yapılmadığında, devlet suçunun taşraya ve özellikle de Kürtlere devredilmesi gibi problemli bir anlatı ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, merkezî iktidarın tasarladığı ve yönettiği imha politikası, yerel düzeyde görünür olan Kürt aktörler üzerinden açıklanmaya çalışılır.

Kürt-Ermeni ilişkilerini yalnızca 1915’e bakarak anlamak mümkün değildir. Bitlis, Van, Muş, Hakkâri, Erzurum ve Diyarbekir hattında Kürtler ile Ermeniler yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış, aynı coğrafî, ekonomik ve kültürel ekolojiyi paylaşmıştır. Bu ilişkinin tarihi, yalnızca çatışma ve tahakküm üzerinden değil; ortak yaşam, karşılıklı bağımlılık, dilsel yakınlaşma, ekonomik iş bölümü, kirvelik, komşuluk ve yerel ittifaklar üzerinden de okunmalıdır. Klasik Kürt mîrlikleri döneminde Ermeniler çoğu bölgede reaya, yani üretici köylü nüfus olarak konumlanırken, Kürt aşiretleri askerî ve siyasal güç ilişkilerinin bir parçasıydı. Fakat bu yapı, basit bir “Kürt egemen-Ermeni mağdur” ikiliğine indirgenemez.

Mîrlik düzeninde talan ve askerî mobilizasyon çoğu zaman dışa dönük siyasal rekabetlerin parçasıydı. Aynı mîrlik sahasında yaşayan Kürt aşireti ile Ermeni köylüsü arasındaki ilişki, her zaman düşmanlık üzerinden şekillenmemiş; çoğu zaman aynı yerel düzenin farklı toplumsal unsurları olarak gelişmiştir. Bu yapı, 19. yüzyıl ortalarında Kürt mîrliklerinin tasfiyesiyle köklü biçimde değişti. Osmanlı merkezileşmesi, Kürt coğrafyasındaki eski siyasal dengeleri dağıttı; mîrliklerin yerini kaymakam, mutasarrıf, vali, zaptiye ve merkezden tayin edilen bürokratlar almaya başladı. Ancak merkezî devlet, bu boşluğu istikrarlı biçimde dolduramadı. Bu ortamda Halidî şeyh-ağları, yeniden aşiretleşme süreçleri ve Hamidiye Alayları gibi yapılar, Kürt-Ermeni ilişkilerinde yeni gerilim hatları oluşturdu. 1890’lardan itibaren Hamidiye Alaylarının kuruluşu, Kürt-Ermeni ilişkilerinde kritik bir kırılma yarattı. Hamidiye sistemi, yalnızca Ermenilere karşı örgütlenmiş bir baskı aygıtı değildi; aynı zamanda Kürt aşiretlerini devlet merkezine bağlama, Sünni-Hanefi siyasal sadakati güçlendirme ve Şark vilayetlerinde Osmanlı egemenliğini yeniden kurma projesiydi. Bu nedenle Hamidiye süreci, Ermeniler kadar Kürt toplumunu da dönüştüren-değiştiren bir devlet mühendisliği olarak değerlendirilmelidir. Bu dönemde Hamidiye aşiretleri Ermeni köylerine dönük yağma, baskı ve katliamlara katıldı. Bu tarihsel gerçek inkâr edilemez. Fakat Hamidiye şiddetini bütün Kürt toplumuna mâl etmek, hem tarihsel olarak hatalıdır hem de Hamidiye sisteminin bizzat Osmanlı devleti tarafından kurulan yarı-resmî bir paramiliter yapı olduğunu gözardı eder.

Hamidiye Alayları, devletin taşrada vekâlet savaşı yürüten araçlarından biriydi. Bu nedenle Hamidiye şiddeti, Kürt toplumunun “doğal” ya da “kendiliğinden” Ermeni karşıtlığının sonucu olarak değil, devletin aşiretleri askerîleştirme ve belirli bir siyasal programa bağlama stratejisinin ürünü olarak ele alınmalıdır. 1908 Meşrutiyeti, Kürt-Ermeni ilişkilerinde yeni bir dönemi başlattı. Abdülhamid döneminde “sadık kullar” olarak görülen Hamidiyeli Kürt elitleri, Meşrutiyet sonrasında “istibdat rejiminin suç ortakları” şeklinde kodlandı. Buna karşılık, Abdülhamid döneminde “fesat yuvası” olarak görülen Ermeni devrimci çevreleri, İttihat ve Terakki ile kurdukları ittifak sayesinde yeni rejimin meşru aktörlerinden biri hâline geldi. Bu dönüşüm, taşrada ciddi gerilimler yarattı. Taşnaksütyun’un İttihat ve Terakki ile kurduğu seçim ve siyasal ittifak, bazı bölgelerde Kürt elitlerinin dışlanmasına, eski Hamidiye kadrolarının tasfiyesine ve Kürt cemiyetlerinin baskı altına alınmasına yol açtı. Bu süreç, Kürt entelijansiyasının bir kısmında Ermeni siyasetine karşı tepki doğurdu. Ancak bu tepkiyi doğrudan 1915 Soykırımı’na ideolojik zemin hazırlayan bir çizgi olarak okumak anakronik bir yaklaşımdır.

1915’te bazı mühim Kürt aktörlerin Ermeni Soykırımı’na iştirak ettiği açıktır. Pirinçizade Feyzi Bey, Hoca İlyas Sami, Hacı Musa Bey, Gıdıkzade Süleyman ve benzeri yerel aktörler, yalnızca Ermeni tehcir ve katliamlarında değil, daha sonra Kürtlere dönük devlet şiddetinde de rol almışlardır. Bu süreklilik önemlidir. Zira bu figürlerin çoğu, etnik aidiyetlerinden çok devletle kurdukları çıkar ilişkisi, Teşkilat-ı Mahsusa bağlantıları, yerel mülkiyet hırsları ve siyasal fırsatçılıkları üzerinden anlaşılmalıdır.

Öte yandan birçok Kürt aşireti ve köyü, 1914-1916 arasında cephe, sürgün, açlık, salgın ve Rus ilerleyişi nedeniyle ağır bir yıkım yaşadı. Van, Bitlis, Muş, Hakkâri ve Erzurum hattında Müslüman/Kürt nüfusun da ciddi biçimde yerinden edildiği ve bazı bölgelerde Ermeni fedai birliklerinin misilleme ya da tasfiye şiddetine maruz kaldığı bilinmektedir. Bu durum Ermeni Soykırımı’nı gölgelemek için kullanılmamalıdır; fakat Kürtlerin tarihsel deneyimini tamamen fail kategorisine sıkıştıran anlatıların da eksik olduğunu gösterir.

Ermeni Soykırımı’nın en önemli boyutlarından biri mülkiyet gaspıdır. Ermeni evleri, tarlaları, dükkânları, kiliseleri, manastırları ve taşınabilir malları sistematik biçimde el değiştirmiştir. Ancak bu gasp sürecini yalnızca Kürtlerin Ermeni mallarına el koyması şeklinde anlatmak tarihsel olarak yetersizdir. Ermeni mallarının önemli bir kısmı, eski İttihatçı-yeni Kemalist eşraf, bürokratlar, askerî kadrolar, yerel milisler ve devletle bağlantılı aileler arasında paylaştırılmıştır. Cumhuriyet döneminde tapulama, iskân ve muhacir yerleştirme politikalarıyla bu gasp kalıcılaştırılmıştır. Ermenilerden boşalan köylere Kürtlerin yerleşmesinin her zaman teşvik edilmediği; aksine birçok bölgede Türk ve Balkanlı ve Kafkasyalı Müslüman muhacir yerleştirme siyasetinin izlendiği de hatırlanmalıdır. Dolayısıyla mülkiyet devri, basit bir Kürt-Ermeni karşıtlığı içinde değil; devlet, eşraf, iskân ve ulus-devlet inşası bağlamında ele alınmalıdır.

Hülasa, Ermeni Soykırımı, Osmanlı-İttihatçı devlet aklının planladığı, yönettiği ve yerel aktörler aracılığıyla uyguladığı tarihsel bir suçtur. Bu suçun içinde Kürt kökenli aktörler vardır; ancak bu, Kürt toplumunun kolektif fail ilan edilmesini meşru kılmaz. Kürtlerin tarihsel rolü, katılım, tarafsızlık, koruma, mağduriyet, zorunlu askerlik ve yerinden edilme gibi çoklu kategoriler içinde analiz edilmelidir. Dolayısıyla yapılması gereken, ne Kürtleri tümüyle aklamak ne de soykırımın ana yükünü Kürtlere devretmektir. Asıl mesele, devlet suçunun nasıl örgütlendiğini, yerel aktörlerin bu suça hangi koşullarda eklemlendiğini ve daha sonra Cumhuriyet döneminde aynı kadroların Kürtlere dönük şiddet rejiminde nasıl yeniden işlev kazandığını göstermektir.

Devletin merkezî rolünü geri plana itip suçu Kürtlerin tarihsel varlığına yüklemek, hem soykırımın gerçek failini görünmez kılar hem de Kürt-Ermeni ortak tarihinin karmaşık dokusunu basitleştirir. Oysa tarihsel adalet, suçun doğru yere konulmasıyla mümkündür: 1915’in aslî faili, Kürt toplumu değil, imparatorluk bakiyesinden ulus-devlete geçiş sürecinde gayrimüslim varlığı tasfiye eden Osmanlı devletidir. Bu hakikat, Kürtlerin sorumluluk alanını tümüyle ortadan kaldırmaz; ancak sorumluluğu kolektif suç kategorisiyle değil, tarihsel aktörler, kurumlar, yerel ağlar ve somut fiiliyat üzerinden tartışmayı zorunlu kılar. Ancak böyle bir yaklaşım, hem Ermeni Soykırımı’nın tarihsel ağırlığını korur hem de Kürt-Ermeni ilişkilerini suç, hafıza ve ortak yıkımın asıl zemini üzerinde yeniden düşünmeye imkân verir.

Numedya24

YAŞAM