Türkçe | Kurdî    yazarlar
1931 Edirne: Alevifobi tarihinden kesit-6

2026-07-12

Haydi Kızılbaşlar Divanı Harp’e

10 Şubat’ta Edirne otoritelerinin dosyayı Divanı Harp’e yollamak istediğini öğreniriz. Ret cevabı veren mahkeme olayı “alelade” diye tanımlar. Basın-idare-yargı ilişkisi “Alevifobi”nin sadece bir söylem değil idare tekniği olduğunu gösterir.

Ali Duran Topuz

Milliyet’te 10 Şubat 1931’de ikinci sayfada Edirne vakasının devamına ilişkin yeni ve kısacık bir haberi yer alır:

“Kızılbaşlar” başlığının altında, daha küçük puntolarla, başlık-alt başlık arası bir formla şu yazılır: “Divanıharbe sevklerine lüzum görülmedi.”

Haber İzmir mahreçlidir. Edirne’deki bir vakada niye İzmir? Haberi okuyunca anlıyoruz:

“Edirne nin Hizar ağa karyesinde yakalanan 34 kadar kadın ve erkek kızılbaşın divanıharbe gönderilmeyerek mahalli müddeiumumiliğe (savcılığa) tevdii (teslim, yollama, verme) divan müddeiumumiliğinden Edirne Vilayetine bildirilmiştir.”

Editorya bir gün önce 31 kişinin gözaltın alındığını duyurmuşken bugün “34 kadar kadın ve erkek Kızılbaş”tan söz eder ve elbette farkın sebebini açıklama ihtiyacı duymaz. Dosyanın neden olağanüstü mahkemeye yollanmak istendiğine dair bir bilgi de, mahkemenin niye reddettiğine dair bir bilgi de yoktur.

“ALELADE KATİL VAKALARI…”

Aynı gün aynı  haber Cumhuriyet’in dördüncü sayfasında yer alır. Biraz daha ayrıntı içeren haber sayesinde Mahkeme’nin ne düşündüğünü, nasıl düşündüğünü anlamak mümkün olur. Başlık: Haberler

“Alelâde katil vak’aları divani harbe gönderilmiyecek.”

Alelade katil vakaları? Alevilerin ayin yapması tekke ve zaviyelerin kaldırılması kanunundan beri yasak kabul edilip sürekli polisiye-adli baskınlara konu olduğu için her şeyin rejimin öngördüğü rutin içinde yer aldığını ifade ediyor muhtemelen mahkeme. Fakat adam öldürmenin “alelade” sayılmasının izahına yetmez bu; üstelik Vakit, Milliyet ve Cumhuriyet gazetesinin 9 Şubat (ve bu haberin çıktığı 10 Şubat) nüshalarındaki Menemen haberlerinde dile getirildiği gibi aynı mahkeme zaten bazı Kızılbaşları yargılamış ve mahkum da etmiştir.

İKTİDAR-MEDYA-YARGI MEKANİĞİ

Mahkemenin tutumunu ele almadan önce bir noktanın üzerinde durmakta fayda var: Gazeteler 4 Şubat’ta meydana gelen vakayla (Yarın’ın 6 Şubat’taki yayınına rağmen) ilgilenmezken neden 9 Şubat’ta, üstelik fazla bilgi içermeyen ama duygusal etki yaratmaya çabalar biçimde haber yaptı? Aynı gün Menemen mahkemesinin meseleyi ele aldığını biz 10 Şubat’ta öğreniyorsak, şunu söyleyebiliriz: Zamanlama, mahkemenin konuyu ele aldığı gün medyada başlayan yayınların kendiliğinden gelişmediğini düşündürüyor. Kuvvetle muhtemel, Edirne Valiliği ile savcılığı dosya Divanı Harp’in gündemine geldiği sırada basını da devreye sokmuştu.

Yani bugün de çok rastladığımız iktidar-medya-yargı ilişkilerinin mekaniği işletilmişti. Basın burada, yargısal sürecin parçası hâline gelir. Haber, kamuoyunu bilgilendirmekten çok devlet kurumları arasındaki ilişkilerde işlev gören  siyasal bir müdahale alanına dönüşür.

Bu mekanik haberlerin incelediğimiz nefret dolu diline de ışık düşürür: Kızılbaşlar Divanı Harp’te yargılanacak kadar sapkın ve canidir!

Cumhuriyet’in başlıktan çok ara başlığa benzeyen cümlesindeki “alelade” ibaresi haber metninde yer almaz, hemen girişte “… âyin yaparken yakalanan, bir köylüyü öldüren alevi maznunların…” ifadesiyle bir kişinin öldürüldüğü de kabul eğdilir.

DİVANI HARP’İN ÜSTÜN KONUMU

Cumhuriyetteki haberin devamında Divanı Harp’in bir pratik bir de teorik ret gerekçesi sunduğu bilgisini içeriyor. İlki ve pratik olanı, mahkemenin sadece bir ay daha çalışacak olması yani ek vakalar, dosyalar ile uğraşmak istememesi. İkincisi “bu suçun mahalli mahkemelerin bakacağı davalardan olduğu” saptaması, yani ortada “Divanı Harp” gibi bir olağanüstü mahkemeyi ilgilendiren bir durum olmadığı beyanı. İlk beyan çok anlaşılır ve yeterli aslında: Çok iş birikti, az zaman var.

Mahkeme sadece bu gerekçeye dayanarak ret edebilirdi ama böyle yapmak yerine “mahalli makamlara” hem norm hem de kılavuz niteliğinde bir karar iletmiştir; cumhuriyetin “ara başlık” olarak verdiği “alelade vaka” lafı ile rezonans halindeki “böyle vakalar” neredeyse “abartmayın, elinizdeki yetkiler işi çözmeye yeter” demektedir. Mahkeme, hukuki/teknik yetki ve görev gerekçesiyle yetinmemekte, “yerel” dediği savcılık ve valiliğe üst otorite olarak yön vermektedir. Bir mahkeme değil, siyasi ve idari otoriteyi kendinde toplamış bir yönetsel birimdir. Çünkü, hangi olayın alelade yani rutin, hangisinin fevkalade yani istisna olduğunu tayin ediyor, çemberinde olduğu “askeri yargı”nın yetki ve görev alanıyla polisiye ve adli yetki ve görev alanlarını fiilen belirliyor.

Son iki gün içinde verdiği birçok “alelade vaka”ya dair kararlarla bu karar arasındaki çelişkinin önemi yoktur, yerel makamların “cinayet” vurgusu işe yaramamış, tamamı askerlerden oluşan heyet, Alevilerin kendi yargı alanına giren bir “tehdit” oluşturduğu fikrini ciddiye almamıştır; yoksa ret kararı, Alevi toplaşmalarını meşru gördüğü anlamına gelmez. Tersine karar, bu tür müdahalelerin zaten olağan kolluk ve adliye mekanizmalarının gündelik faaliyet alanına ait olduğu varsayımına dayanır. Aleviler için oluşturulan idari-polisiye-adli sistemde eksik yoktur, ayrıca ek bir olağanüstülük gerekmez.

“ALEVİ” İLE “KIZILBAŞ” FARKI

Edirne vakasının kendisine ilişkin haberlerin hiç birinde “Alevi” kelimesi kullanılmazken, Divanı Harp hem Edirne’ye verdiği cevapta hem de kendi yargılamalarında “Alevi” kelimesini tercih eder. Niçin?

Dönem gazetelerinde Alevi kelimesi nadiren olumsuz anlamlarda/bağlamlarda kullanılır. 1928-40 arasında Alevilere yönelik nefret söyleminin taşıyıcı iki kelimesi vardır: Kızılbaş ve Bektaşi. Alevi kelimesi 30’ların ortalarına doğru, önce Hatay meselesi, ardından Dersim meselesi öne çıktıkça daha çok Türklüğün alametifarikası gibi özel yüklemlerle ve çoğunlukla olumlu anlamlarda kullanılır. Siyasi nutuklarda, yorum/köşe yazılarında ve haberlerde bu durum neredeyse bir kural gibidir. Aynı dönemde akademi “Alevilerin öz Türk olduğu” sözüm ona tezini kanıtlayacak çalışmalar içindedir; her çalışma kısa sürede basın üzerinden kamusallaştırılır.

Akademi ve medyadaki bu genel manzara, iş devletin iç yazışmaları ve devlet kurumlarının kendi kayıtlarına gelince değişir, buralada bütün Kızılbaş ve Bektaşi topluluklarının özel adı olarak ve cumhuriyetin toplumsal tasavvuruna aykırı bir sorunun kaynağı olarak “Alevi” adının kullanımından imtina edilmez. Yani gerçekte izaha muhtaç olan şey gazetelerin ve akademik çalışmaların Alevi kelimesini olumlu anlamda kullanma eğilimidir.

Aynı topluluğun farklı kurumlarda farklı adlarla anılması tesadüf değildir; her adlandırma, o kurumun siyasal işlevine, hiyerarşik konumuna göre değişir. Basın ve akademideki terminolojik tercih bir tür propaganda mantığına dayanırken, devlet kurumlarının birbiriyle ilişki ya da kurum içi terminoloji bu türden sınırlamalara uymayan bir gerçekçilik mantığını takip eder, başka deyişle kendi kendisine propaganda yapmaya gerek görmez.

Basının “Kızılbaş” ve “Bektaşi” tercihiyle akademiyle ortak “öz Türk Alevi” vurgusu, devlet yazışmalarının ise doğrudan “Alevi” demesi aynı topluluğun farklı adlarını göstermez. Her biri farklı bir siyasal işleve sahiptir. Kamuoyuna dönük dil meşruiyet peşindeyken, devletin kendi iç dili yönetilecek topluluğu çerçeveler.

Peki sonra ne oldu? Kızılbaşlara ceza verildi mi? O da sonraki yazıda.

Numedya24

YAŞAM