Türkçe | Kurdî    yazarlar
Edirne 1931: Alevifobi tarihinden kesit-5

2026-07-10

Cumhuriyet’in halkı Kızılbaşları kuşatırken

Cumhuriyet gazetesi vakayı “halk” ile “Kızılbaş” arasında keskin bir ayrım yaparak kurar, başlıkta “katil” der, içerde “sebebiyet veren”e döner.

Ali Duran Topuz

Cumhuriyet, Edirne vakası konusundaki başlık atma kabiliyeti bakımından diğerlerinden geri kalmıyor, üst başlık olarak “Kızılbaşlar” kelimesi tek başına kullanılıyor; altında daha küçük puntolarla “Bir içtimada bir kişiyi öldürdüler, iki kişiyi yaraladılar” ifadesi var. Dönem gazetelerindeki birçok Avrupa kaynaklı haberde “ensest” anlamında kullanılan “Kızılbaş” kelimesinin tek başına hayli dikkat çekici olduğunu iyi bilen bir editoryal akıl, “katil” sıfatıyla küçük haberini okutmayı garantiye alıyor.

Haberin metni, “nerede ve kim” sorularına cevapla başlıyor, birinin “dede” olarak anıldığı beş erkek elbette “başka köylerden gelen kadınlar” olduğu halde “Kızılbaş ayini” için buluşmuşlar. Tek cümlelik ilk paragraftan sonra gelen ikinci paragrafta “kuşatan”lar diğer gazetelere göre daha iyi anlatılıyor:

“Kızılbaşların toplanması halkın nazarı dikkatini celbetmiş ve gece ayin yapılan ev kuşatılmıştır.”

KUŞATMAYA TEŞVİK Mİ VAR?

Bu cümle bize ilk önce “Kızılbaşlar”ın “halk” olarak görülmediğini anlatıyor, halk dikkatli bir şey, dahası meraklı bir şey, canının çektiği eylemi yapabilen yani özerk bir şey. Burada “halk”, Cumhuriyet’in makbul topluluğudur; Kızılbaşlar ise halkın içinde bir kesim, kesit değil, halk olarak yaşayan insanlar değil, halkın dikkatini çeken yabancı bir cisim olarak kuruluyor.

Dikkatleri ne zaman celp olmuş bilmiyoruz ama evi “gece kuşattıklarını” söylerken, hem ayinin “karanlık” yanını hem kuşatmacıların tedbirli davranışını başarıyla ima ediyor. Öte yandan, celp edilen şey “halkın nazarı dikkati” mi yoksa bizzat halkın kendisi mi bilmemiz mümkün değil ama şunu biliyoruz: Bir evin gece vakti çok sayıda kişi tarafından kuşatılması, kendiliğinden gelişen sıradan bir merak görüntüsünden çok, ortaklaşmış bir iradeyi düşündürür. Bu iradenin daha önceki ayinlerde neden ortaya çıkmadığı sorusu bizi “ortak irade”nin bir güç, hakim güç tarafından desteklenip desteklenmediği sorusuna götürür; buraya döneceğiz, habere devam edelim.

KUŞATMA ASLA SORGULANMAZ

“Kuşatıldıklarını anlıyan kızılbaşlar telaşa düşmüşlerdir.” Hiç değilse Kızılbaşların insan olduğuna dair bir alamet var diye sevinebiliriz bile; Vakit’te (ve Milliyet’te) kuşatma “hissedilirken”, Cumhuriyet’te (Yarın’dakine paralel biçimde) “anlaşılmaktadır.” Böylece Kızılbaşlar yalnızca telaşlanan değil, olup biteni kavrayabilen özneler olmaya yaklaşırlar, az da olsa anlama kapasiteleri var sayılır! Fakat değişmeyen şey, kuşatmanın kendisinin asla sorgulanmaması, meselenin yine kuşatılanların korkusu ve tepkisi üzerinden kurulmasıdır.

ÖLDÜRMEK-SEBEBİYET VERME FARKI

Devamda, “İçlerinden Mustafa”nın çifteyle “köylüler üzerine derhal ateş” ettiğini ve neticede bir kişinin ölümüne iki kişinin yaralanmasına sebebiyet verdiğini öğreniriz. Öldürmüş mü, ölüme sebebiyet mi vermiş? Başlıkta kesin hüküm varken, haberde eylemin hukuki niteliği tümden değişiyor. “Kızılbaşlar … öldürdü, yaraladı…” kesinliğinden uzaklaşan bu pasif anlatımın bir sebebi olmalı. “Öldürmek”le “ölüme sebebiyet” vermek arasındaki farkı, Yunus Nadi gibi iddialı bir dönem entelektüelinin yönettiği gazetenin bilmediğini düşünemeyiz.

HİS DENİLEN “GÖZCÜ” OLMASIN?

Biraz durup “sahne”yi daha yakından ele alalım: Ayini Cem’in “hizmet”lerinden biri “gözcü”dür. Özellikle etrafta “meraklı halk”ın ya da “köylülerin” bulunduğu yerlerde, özellikle ayinlerin yasaklanıp, ayini bırakın aile toplantıları için buluşmaya yeltenenlerin bile mahkemelerde süründürüldüğü bir zamanda bu “gözcü”lerin olmadığını düşünmek tarihi pratiklerle bağdaşmaz. Yani, ayin halkının ancak “hisle” ya da son anda “anlayarak” meseleye vakıf olduğunu kabul etmek imkansız. Zaten haberleri kaleme alanların seçtiği “kuşatma” terimi ürkütcü ve (kendine güvenli, yani tevşik edilmiş ya da fiili onaylanmış) bir kalabalığın ayin halkının üzerine gittiğini düşündürüyor. İki  haber de bu manzarayı saklayıp, “kadınlarla ayin yapan  Kızılbaşlar” kalıbına bir de “katil” sıfatını ekleyerek işi köpürtme amacıyla kaleme alınmış gibi duruyor. Fakat “katil”den de emin değiller pek!

İŞLEK ALEVİFOBİ BIÇAĞI

Cumhuriyet, Vakit’e göre hem daha çok “gazetecilik işi” ayrıntı veriyor, hem de Alevifobi’nin nefret bıçağını daha işlek kullanıyor, devam edelim. Üçüncü paragrafın girişinin tek amacı (tıpkı Milliyet gibi) savcılığı övmek:  “Hadiseye yetişen müddeiumumi işe vaziyet etmiş.” Vakit’te halkın “nazarı dikkatini” celp eden şey kolluğun ve savcının zaten iş üstünde olması mıydı? Bunları kanıtlayamayız elbette ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şayet toplanmış meraklı bir “kuşatma” gücü söz konusuysa, silah da konuştuysa, kolluk olmadan işin durulması, hele ki haberlerde “mücrim” olarak işaretlenen Kızılbaşlar bir kişiyi öldürmüşse, pek mümkün değil.

DIŞLAYICI TEMSİL REJİMİ

Hasılı, Cumhuriyet de Milliyet gibi savcıyı “hadiseye yetişen” kişi olarak sunar. Bu anlatım, olayın şiddet boyutundan çok devletin vakit kaybetmeksizin müdahale ettiğini göstermeyi amaçlayan sembolik bir işlev üstlenmiş görünmektedir; “olur böyle vakalar, Türk devleti yakalar” türü bir mantık iş başındadır.

Bu haber, yalnızca Cumhuriyet gazetesinin kullandığı ayrımcı dili göstermiyor. Aynı zamanda erken dönem Cumhuriyet’in Aleviliği nasıl görünür (ve görünmez) kıldığına dair daha geniş bir temsil rejiminin izlerini taşıyor. “Ayin gereği çıplak” yalanı, dışlayıcı temsil rejiminin hiçbir etik sınırı tanımadığının bir göstergesi. Burada medya, bürokrasi, kolluk ve ahlaki panik söylemleri birbirini tamamlayan mekanizmalar gibi çalışıyor. Kızılbaşlar yalnızca haberin konusu değil, devlet ile “halk”ı arasında oluşturulduğu düşünülen bütünlüğün dışında konumlandırılan bir topluluk olarak yeniden üretiliyor. Haberler

Bitmedi. Daha Menemen Divanı Harp meselesi var meseleyle ilgili, o da sonraki yazıya kalsın.

Numedya24

YAŞAM