

2026-01-02
2025 biterken en iyimser dileğim gelecek yılın geçmiş yılı aratmamasından ibaret. Karamsar bir tablo çizmek niyetinde değilim çünkü hali hazırda o kara tablonun içinde yaşıyoruz. Ancak daha koyu bir karanlığın her gün biraz daha üzerimize doğru geldiğini görmek gerekiyor. Böylesi yorumları felaket tellallığı olarak görenlerin ve hemen gerçekleşmediği için kötücül niyet taşımakla itham edenlerin çok olduğunu da bilerek yazıyorum: İçine atıldığımız kazanın su ısısı en az bir derece daha yükseltiliyor.
Şalvar sevdası neden gündeme taşındı?
Erdoğan ailesinin çocukları arasında rekabet yaşandığı izlenimi veren kamusal açıklamalarda ikidir şalvar giymenin “konforunu ve tesettüre uygunluğunu” duyar olduk. Ve giyememekten mustarip olduklarını ilan ettiler. Son günlerde birbirine yakın zamanlarda ve farklı yerlerdeki farklı konu odaklı toplantılarda dile getirildi bu sözler. Ancak çok istedikleri halde neden giyemediklerine dair açıkladıkları gerekçe aynıydı: Küresel güçlerin dayattığı moda nedeniyle “gerici” olarak yaftalanma endişesi taşıyorlarmış.
Bu arada Trump’ın verdiği meşruiyet can-baş üstüne kabul edilirken küresel hegemonya sorun değildi tabii ki. O yüksek siyaset, biz ne anlarız? Herkes haddini bilecek! Perhizi turşuyu soran çıkarsa verilecek cevap budur. Ve yerli-milli gardrop devrimi için yerli milli tasarımcılar göreve çağrıldı Sümeyye Erdoğan tarafından.
Bilal Erdoğan ise rahatlıktan yana açıkladı şalvar hasretini. Cumhurbaşkanı çocukları bile kendilerini bu ülkede özgür hissetmiyor. Kıyafet ifade özgürlüğünün bir parçası olduğu için özgürce giyinememekten şikayetçiler. Benden söylemesi şalvar bu ülkede seküler kadınların sıkça giydiği kıyafetlerdendir zaten. Toplumla saray arasındaki makas açıklığının artması yüzünden bu gerçeğin farkında olmayabilirler. Ya da toplum kavramını sadece kendilerinden yana olanları içeren şekilde daraltarak anladıkları için “öteki” saydıklarına bakmıyorlardır belki.
Tabii kastedilen şalvar giyme tarzı -ismi lazım değil- belli tarikatların üniforması niteliğine uymayı öneriyor olabilir. Bu ülkede herkesin dilediği tarzda şalvar giyebilmesini mümkün kılan kendi iktidarlarında şalvardan mahrum kaldıklarını iddia etmeleri ise kimilerinin zannettiği gibi cesaret eksikliği değil. Benim yukarıda belirttiğim gibi giyim özgürlüğü ile de alakası yok sanırım. Din eşitlik vaat ederken geleneksel din anlayışının dayattığı avam-havas farkıyla ilgili olması ihtimali yüksek.
Şalvar giymelerinin önünde hiçbir engel yokken giyemedikleri için üzüntü beyanının meali: Bizden beklemeyin, biz yüksek siyasetin parçasıyız, yapamayız ama siz yapabilirsiniz, hatta mutlaka yapmalısınız talimatı içeriyor. Tarık Çelenk’in kavramlaştırdığı “kimlik kapanı” söylemle, oy vermeyle, hayat tarzıyla sınırlı kaldığında artık yetmiyor demek ki. Şalvarlı üniforma benzeri ve belki tek tip tasarımla safları sıkılaştırmanın ötesinde kıyafetle de etiketleme ihtiyacı duyulmuş olmalı. Bu türden sözleri kardeşler arası ve Erdoğan sonrası rekabete dayandığını zannetmiyorum. Neredeyse eş zamanlı ve birbirini destekleyen şalvar güzellemesi tesadüf olmayıp aile içinde kararlaştırılan yeni politikanın habercisi gibi.
Gömlek değişimi ile yeni politikanın ayak izi
Erdoğan’ın gömlek değiştirme pratikleri hatırdadır. Her seferinde yeni gömleğine uyumlu yeni ekip kurmasıyla ünlü malum. Politik tutumuna uyum sağlayacak yeni ekip kurma girişimi, Beştepe’yi fırtına vadisine benzetmiş olmalı ki son haftaların medya ünlüleri yargıya doğru savrulmuş.
Yeni dönemin yeni politika üslubu bize kıyafet ve hayat tarzı dayatır mı? Şarkı sözlerinden sahne performansına ve kostümüne kadar sanatçılar için icat edilen suçlama sıradan insana da uzanır mı? Düşünmek ve hazırlıklı olmak gereken sorular bunlar. Önce kendi tabanını şekillendirip sonra herkese aynı uygulamayı dayatacak güce erişmesine bağlı.
Modern öncesi toplumsal dokunun aidiyete dayalı kıyafet kurallarını hatırlayalım. Avrupa’da Yahudiler mavi pabuç giymek zorundaydı. Osmanlı’da Türkmenler keçi derisinden çizme giyerdi ki “sarı çizmeli Mehmet Ağa” deyimi buradan gelir. “Saraylı” giyimi ayrıydı, ulama giyimi ise rütbesini de görünce anlaşılan özelliklerdeydi.
Eşitlikçi olmayıp yöneten ve yönetilen ayrımına dayalı toplum düzeninde yönetilenlerin dini ve etnik ayrımı da kıyafetle görünürdü. Rum, Ermeni, Yahudi, Laz, Çerkes, Kürt, Türk, Türkmen, Bektaşi, Alevi kıyafetinden ayırt edilirdi. Çocukluğumda Hacivat-Karagöz gölge oyunundaki karakterlerin nasıl olup da hemen hangi millete mensup olduğu anlaşılıyor sorusu uzun yıllar zihnimi meşgul etmişti.
Modern öncesi toplum düzeni, herkesin aidiyetini kıyafetle açıkça ifade etmesi zorunluluğuna dayalıydı. Şimdi ise yerli milli kıyafet “övgüsü” kimlik kapanından kaçışı önleyerek, tabanı sabitleme politikasının dışa vurumu sayılmalı. Fakat her şey başarabilme potansiyeline bağlı olarak bir zamanlama probleminden ibaret. Güçlü bir toplumsal tepki oluşmazsa zamanlamayı öne çeker, halk razı olmazsa ileriye öteler.
İktidarı sürdürmek için din tahrifi de mubah mı?
Erdoğan’ın yeni politikası toplumsal kutuplaştırmanın bir ileri aşaması olarak kimliklere sıkıştırmak üzerine şekillendiriliyor olabilir. Bahanesi de “hacca gidildiğinde bütün hacıların hangi milletten olduğu kıyafetinden anlaşılıyormuş da bir tek Türkiye’den giden hacıların millet aidiyeti kıyafetinden anlaşılmıyor!?” oluşuymuş. Hadi canım, sen de! Hacı kıyafetlerinde bayrağımız var, yetmiyor mu? Kaldı ki bu da hac ibadetinin ruhuna aykırı. Orada insanların kimliği değil inancı görünür olmalı. Ki bu nedenle herkesin aynı kıyafetle eşitliğini sağlayacak “ihram” şartı vardır.
Haccın temel kurallarından biri olan ihram sadece kıyafeti değil davranış kurallarını da belirler ve bunlar arasında asla etnisite yoktur. Yeri gelmişken belirteyim Türkiye ihrama bayrak eklemekle hata yapıyor. Ama hac ibadetinin özüne aykırı olarak bayrak ekleme hatası bile dini tahrif etmek yönünden yeterli görülmemiş olmalı ki dini yeniden tahrif edecek “kıyafetiyle hacda tanınmak” bahanesi üretiliyor.
Bir yandan kılık, kıyafet, ifade özgürlüğünü sınırlarken bir yandan da inancı tahrif edecek girişim için şalvar sevdasına tutulmuşlar. Bakalım toplum heveslerini gerçekleştirmelerine izin verecek mi? 2026 bu sorunun cevabını arayacağımız veya bulacağımız bir yıl olacak. Sağlığımızı özellikle de akıl sağlığımızı koruyabildiğimiz bir yıl olması dileğiyle.
Medyascope
BASıNDAN
2025-12-29Ayşe Hür: Roboski Davasına Derkenar
2025-12-29Cihan Ülsen: Roboski: Hatırlanamayan bir şey
2025-12-26Murat Sevinç: Leyla Zana ve Gözde Şeker ne yaptı?
2025-12-25 Yetvart Danzikyan: Leyla Zana vakası bir gösterge. Ama neyin?
2025-12-25Ali Bayramoğlu: Memlekette siyasetin kültürü…
2025-12-25Hasan Danayifer*: ABD İçin Ortadoğu artık önemini yitirdi mi?
2025-12-24Cihan Ülsen: Yanlıştır ama: Tribün refleksi denen şey
2025-12-20Umur Talu: Ahmed bize ne anlattı?
2025-12-20Vahap Coşkun: Küfürbazlar ve ötesi
2025-12-16Umur Talu: Mesele inanmak değil, anlamayı istemek!
2025-12-13Umur Talu: ‘Utanma utanma… Ot diktin ocağıma’
2025-12-09Gökhan Bacık: Kürt açılımı hangi barışı getirecek?
2025-12-09Fethiye Çetin: “Kafesim geniş ve ben de uysalca volta atıyorum içinde”
2025-12-09Ohannes Kılıçdağı: Barışırken tarihi ne yapacağız?
2025-12-08Emine Uçak Erdoğan: Derinleşen Hakikat Krizimiz ve Medya
2025-12-08Ziryan Rojhilatî: Şara’nın şükrü ve Suriye bilmecesi
2025-12-07Gürkan Çakıroğlu: Böyle barış olur mu?
2025-12-07Şehmus Diken: “Silahı bırakın, siyaset yapın” mı?
2025-12-01Yıldıray Oğur: Büyük ülkenin, küçük insanları…
2025-11-29Yetvart Danzikyan: İmralı’daki görüşme ve sonrası