Türkçe | Kurdî    yazarlar
Onlar Artı Burada Oturmuyor

2026-02-19

Hale Koray

İngiltere’den döndüğümüzde kırk günlük bebemizle Aydın Engin’in evinde bir hafta kaldık. Akraba bile kabul etmezdi insanı. Neyse ki arkadaşlarımızın yardımıyla önce Bahçelievler’deki üç oda salon salomanjeden oluşan bodrum katını tuttuk. Sonra da Aydın, kızkardeşi Ayten, Ertan Uyar, ve Ertan’ın daha sonra evlendiği Berin’in ve Alpay’ın çalıştığı DİSK Maden-iş Sendikası’na girdi Necati. Dergi çıkarıyorlardı. Ne var ki para almıyordu Necati. Ben bir iş buldum. Ramazan Gökalp Arkın’ın Arkın Yayınevi adındaki kaynak kitaplar yayınlayan yayınevinde mütercim-yazar olacaktım. İşi bana Aziz Nesin buldu. Şefimiz de, iki ciltlik “Sinema Tarihi”nin yazarı rahmetli Rekin Teksoy’du. Rekin Bey İtalya’da hukuk okumuş, birkaç dil bilen ve burjuva tavırlı biriydi. Her zaman iyi giyinen, sizlibizli konuşan, son derece kibar bir insan. Çok sevmiştim ben bu işi. Çalıştığım insanları da. Hele bir delikanlı vardı ki bayılıyordum ona. Gani Bozarslan. Evleri bize yakındı. Şair ve illüstratördü Gani. Babasının hapiste olduğunu öğrendim. Kürtçe kitaplar yazdığı, çeviriler yaptığı için tutuklanmış. Adam Kürt. Nece yazsındı ki? Çinimaçince mi?

“Mem û Zîn”i ilk olarak Latin harflerine ve Türkçe’ye çeviren babası Mehmed Emin Bozarslan da hapse girmeden önce bu yayınevinde çalışıyormuş. Çocukluğumda Mardin, Silvan, Diyarbakır’da oynadığım Kürt çocukları saymazsam tanıdığım ilk Kürtler bu aileydi. Aralarında Gani, Hamit, Hewal, Kewok isimli çocuklar bulunan sekiz kardeşti Bozarslanların çocukları. Anneleri de çok az Türkçe bilen Fatma Bacı bana “Kewok”un güvercin, “Hewal”in de dost/arkadaş anlamına geldiğini söyledi. Çabucak kaynaştık. Fatma Bacı Deniz bebeğe bakıcılık yapıyor fakat para almayı kabul etmiyordu. Oysa mali durumları parlak değildi. Baba hapiste, çalışan tek aile ferdi ise en büyük oğul Gani. Gani evimize sık sık gelirdi. Evimizde eşya yoktu. Yemeği bile onlar gibi yer sofrasında yiyorduk. Ben yerde oturmayı beceremiyorum diye gülüyorlardı. Arkadaşlarımızdan gazeteci Can Aksın’ın eşi Sesin bize iki koltuk verdi. Fatma Bacı koltuklara kılıf dikti.

Biz hiç Kürtçe bilmiyorduk. Fatma Bacı az Türkçe biliyordu. Buna karşın anlaşıyorduk. Bazen, çocuklar tercüme ediyordu.  Bu ailede kimse sesini yükseltmiyordu, ne güzel. Sekiz çocuk seherde kuşlar gibi fısıldaşıyorlardı birbirleriyle. Gani ile Kürt masallarını toparlayıp kitap yapmak gibi bir projemiz vardı. Belki iyi bir zaman değildi bu proje için, ama umutluyduk. Bize sorarsan faşizmin sonu gelmişti. Faşizmin toplumun dokusuna işlemiş olduğunu göremeyecek kadar habersizdik.

Fatma Bacı hemen her hafta Sağmalcılar’a, eşini ziyarete giderdi. Bir gidişinde eşine çok şık bir İngiliz pardösüsü almıştı. Buna şaşırdım biraz. Cezaevinde sanki daha sıcak tutacak, kalın ve o kadar şık olmayan bir palto giyilse daha mı iyi olurdu acaba. Üstelik çok da pahalıydı. Bunu Fatma Bacı’ya söyledim.  O utangaç bir taze gelin edasıyla gülerek: “Bizimki güzel giyinmeyi sever” dedi. Sekiz çocuklu bir karı kocanın birbirine bu kadar âşık olması beni çok etkilemiştir. Hele amca çocukları olduklarını öğrendikten sonra.

Bir gün Arkın Yayınevi’nde bir hırsızlık olayı oldu.  Antika değeri olan bilmem kaç ciltlik “Cumhuriyet Ansiklopedisi” kayboldu. Kimin almış olabileceği üzerine spekülasyonlar başladı. Ayak işlerine bakan bir Hüsrev Efendi vardı. Bana:

“Kim çalacak, Mehmet Emin çalmıştır” dedi.

Aklıma ilk gelen, “Mehmet Emin’in böyle bir sabıkası mı var?” acaba sorusu oldu.

“Nerden biliyosun Hüsrev Amca?”

“Bilmeyecek ne var ki” dedi Hüsrev Efendi.

“Hem Kürt, hem de gomonist”

Eve gelince Necati’ye anlattım. Çok güldük. Şimdi geriye baktığımda hiç de gülünecek bir mevzu değilmiş. O zamanlar sanırım ben de, Türkiye’de Kürtlere uygulanan ırkçılığın boyutunu kavrayamamıştım. Bu tanıklık benim Kürt meselesiyle ilgili eğitimimin miladıydı.

Ekonomimiz bir miktar düzelmişti. Necati askerliğini kısa dönemli olarak yapmış ve Can Aksın’ın aracılığıyla Günaydın Gazetesi’ne girmişti. Ben de Özel Moran Lisesi’nde öğretmenlik yapmaya başlamıştım. Harem’de set üstünde bir çatı katı tuttuk. Balkonundan gelip giden araba vapurları, uzaktan Kızkulesi, karşıda Topkapı Sarayı’nı seyredebildiğimiz çok güzel manzaralı fakat içi dökülen bir daireydi. Oğlumuz Deniz büyümüştü. Yakında okula başlayacaktı. 1978 yazı. Bir gece uykumdan büyük bir iç sıkıntısıyla uyandım. Salona geçtim bir şeyler okuyayım, belki yine uykum gelir diye. Sonra salonun denize bakan cephesini boydan boya kaplayan pencereye doğru yürüyüp Harem iskelesine baktım.  O saatte genellikle orda in cin top oynuyor olurdu.  Tek tük gece yarısı otobüs seferlerinin yolcuları dolanırdı otogarda. Yok ama, bugün çok kalabalıktı. Üstelik kalabalıktan bir yığın bağırtı çağırtı geliyordu. Herkes denize eğilmiş koşuşturuyor, bas bas bağırıyordu. Garip! Biraz okudum. Sonra yatıp uyudum. Ertesi sabah haberlerde Harem iskelesinden, kimliği bilinmeyen genç bir erkek cesedi çıkarıldığının haberi vardı. Sonra bu genç cesedin Gani Bozarslan olduğunu öğrendik. Faili muhtemelen Derin Devlet olan, “faili meçhul” cinayetlerden biri daha.

Mehmet Emin Bozarslan hapisten çıkmıştı. Onlar da artık Bahçelievler’de oturmuyordu. İlişkimiz kopmuştu. Hepimiz günlük gaile ve gelecek kaygısıyla felç olmuşuz. Sonra o menhus 15 Eylül günü geldi. Altı yaşındaki oğlumuz Deniz öldü. Kardeşi Can altı aylık. Kimselerin yanında duramaz olmuştum. Sanki herkes beni gözetliyor.

“Durun bakalım aklını oynatacak ama ne zaman?” diye beklemedeler.

İnsanlar bana çok batıyor. Herkes. Aile, koca, arkadaş. Tanımadığımız biri geldi bir akşam eve:

“Sen Mehmet Emin Bozarslan’ı tanıyor musun?” diye sordu. 

Bir defa görmüştüm Mehmet Emin’i.

“Gani’nin babası mı?” dedim.

“Evet”

“Tanıyorum, n’olcaktı?”

“Seni görmek istiyor.”

Adresi verdi. Atladım taksiye gittim. Kimseye de haber vermedim. Altı aylık bebeme hep birileri bakıyordu. Hayat benim için o kadar rayından çıkmıştı ki anneliğimin gerekleri bile aklıma gelmiyordu.

Mehmet Emin Bozarslan’ın çocukları bir soba başında suspus toplanmıştı. Anne ile baba sedir dedikleri somya üzerinde oturuyordu.  Fatma Bacı beni tanımadı. Zaten baktığı yerdekini gören bir hâli yoktu. Kürtçe ağıt yakıyordu. Ağlamadan. O gece Mehmet Emin bana çok önemli bir mesaj verdi:

“Ayakta kalmak zorundayız Hale Bacı” dedi.

Sonra eliyle odun sobası başındaki çocukları gösterip:

“Onlar için” diye ekledi. Sabaha kadar sessizce oturduk.

Deniz’i kaybettikten sonra ilk sükunetli geceydi. Fatma Bacı’nın ağıtları sabah ezanına karıştı. Gün söküyordu.

Bozarslan ailesi faşizmin demir ökçesinden kurtulmak için İsveç’e göçtü. Mehmet Emin’in yeğeni, Fatma Bacı’nın vefat ettiğini anlattı bana. Hamit Bozarslan tarihçi-sosyolog olmuş. Doktora yapmış. Pek çok kitap yazmış. Hülya Yetişen ile yaptığı söyleşideki fotoğrafına baktım. Hiç değişmemiş. O iyi komşumuzun aynı ürkek ceylan bakışlı oğlu…

Profesör Hamit Bozarslan

Yazarın aynı adlı kitabından

YAŞAM