

2026-07-28
Ali Polat
Türkiye’de adına “Terörsüz Türkiye”, Kürt siyasal çevrelerinde ise yeni çözüm süreci denilen süreç başladığında kamuoyuna sunulan temel mesele PKK’nin silahsızlandırılmasıydı. Görüşmeler bunun üzerinden yürüdü, Abdullah Öcalan’ın çağrıları bu eksende tartışıldı.
Ardından Süleymaniye’de bir grup PKK mensubunun silahlarını yakması geldi. Görüntü güçlü, sembolizm etkileyiciydi. Fakat silahlarını yakanların sivil hayata katılmayıp tekrar geldikleri alanlara dönmesi, bunun fiili bir silahsızlanmadan çok sembolik bir adım olduğunu gösteriyordu.
Üstelik süreç orada kalmadı.
Silahların ardından Rojava’nın tasfiyesi, şimdi ise Avrupa’daki Kürt siyasi diasporası gündeme geldi.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru artık yalnızca “PKK silah bırakacak mı?” değildir. Asıl soru şudur:
Bu süreç gerçekten Kürt meselesinin çözümünü mü hedefliyor, yoksa Kürt siyasal alanının farklı parçalarını yeniden dizayn eden daha kapsamlı bir sürecin adı mı?
Silahlardan Rojava’ya
Sürecin ikinci önemli sahası Suriye oldu.
Rojava’da Kürtlerin yıllar içerisinde büyük bedeller ödeyerek ortaya çıkardıkları askeri, siyasi ve idari yapı tasfiye sürecine girerken, Öcalan’ın bu süreçteki etkisi de kamuoyuna yansıyan açıklamalarla giderek daha görünür hale geldi.
Silahsızlanma iddiasıyla başlayan süreç neden giderek Kürtlerin farklı coğrafyalardaki siyasi ve kurumsal kazanımlarının tasfiyesine doğru genişlemektedir?
Çünkü Rojava’nın ardından şimdi başka bir alan öne çıkıyor:
Avrupa’daki Kürt siyasi diasporası.
Avrupa’daki siyasi birikim
Bugün Avrupa’da bulunan Kürt siyasetçileri yalnızca “sürgündeki insanlar” olarak değerlendirmek büyük hata olur.
Bunların içerisinde eski milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri, belediye meclis üyeleri ve uzun yıllar aktif siyasetin içerisinde bulunmuş insanlar var.
Dolayısıyla Avrupa’da yalnızca bir sürgün kitlesi değil, ciddi bir siyasi tecrübe ve kadro birikimi bulunuyor.
Bana göre Kürt siyasetinin önemli başarısızlıklarından biri de bu kapasiteyi bugüne kadar Avrupa ölçeğinde güçlü, profesyonel ve bağımsız bir siyasi-diplomatik yapıya dönüştürememiş olmasıdır.
Avrupa’daki dernekler, kitle örgütleri, gösteriler ve demokratik protestolar kuşkusuz önemlidir. Fakat eski milletvekillerinin, belediye başkanlarının ve deneyimli siyasetçilerin oluşturabileceği bir yapı başka bir şeydir.
Böyle bir kurum doğrudan parlamentolarla, siyasi partilerle, hükümetlerle, düşünce kuruluşlarıyla ve Avrupa kurumlarıyla ilişki geliştirebilir.
Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik olarak Avrupa ile ilişkilerinin ağırlığı düşünüldüğünde, böylesi bir siyasi merkezin Ankara açısından taşıyabileceği önem de ortadadır.
Bugün bu insanlar dağınık olabilirler.
Ama bugün örgütlenmemiş olmaları, yarın örgütlenemeyecekleri anlamına gelmez.
Tam tersine, Avrupa’da Türkiye’nin doğrudan hukuki ve polisiye denetiminin dışında bulunan yüzlerce deneyimli Kürt siyasetçinin kurumsallaşması, Kürt meselesini Avrupa siyasetinin gündemine taşıyabilecek çok farklı bir diplomatik kapasite yaratabilir.
Ve şimdi tam bu kadroların Türkiye’ye dönüşü gündeme geliyor.
Öcalan’ın dikkat çekici önerisi
Mayıs 2026 tarihli ve “Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi” imzasıyla yayımlanan Süreç Perspektifleri başlıklı görüşme notları, bu tartışmayı çok daha önemli hale getiriyor.
Öcalan burada Avrupa’daki dönüş meselesini açıkça gündeme getiriyor. “Demokratik siyaset ve özgürlük yasalarının” çıkarılması açısından Avrupa’da yasa dışı duruma düşmüş bazı kişileri ülkeye çağırmayı düşündüğünü belirttikten sonra, bunun yasanın çıkarılmasını zorlayabileceğini ifade ediyor. Ardından hukuki sorunu bulunan ve Türkiye’ye girecek bir grubun oluşturulmasından ve sürecin bu grupla eşgüdümlü yürütülmesinden söz ediyor.
Belgenin devamında ise cezaevindekilerin ve Avrupa’dakilerin, sürecin kendisi tarafından koordinatörlük düzeyinde yürütüleceğini bilmeleri gerektiğini söylüyor. Aynı belgede DEM Parti’nin yeniden yapılanmasından, cezaevinden çıkan kadroların yerel demokrasi çalışmalarında konumlandırılmasına kadar daha kapsamlı bir siyasal yeniden yapılanma perspektifi de ortaya konuluyor.
Bence üzerinde durulması gereken nokta tam burasıdır.
Çünkü burada dönüş, hukuki normalleşmenin sonucu olarak değil, hukuki düzenlemeyi hızlandırabilecek araçlardan biri olarak düşünülüyor.
Ben ise bunun tam tersinin olması gerektiğini düşünüyorum.
Önce hukuk, sonra dönüş
Gerçek bir demokratik normalleşmede sıralama son derece basittir.
Önce hukuk tesis edilir.
Siyasi faaliyetler nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetler giderilir. Cezaevindeki siyasetçilerle ilgili hukuki sorunlar çözülür. AİHM kararları uygulanır. İnsanların sürgüne çıkmasına yol açan koşullar ortadan kaldırılır. Sürgündeki insanların hiçbir risk almadan ülkelerine dönebilecekleri hukuki güvence oluşturulur.
Sonra isteyen döner.
Fakat bugün tartışılan modelde bunun tersine doğru bir hareket görüyoruz:
Önce gelin, gelişiniz yasanın çıkmasına da katkı sağlasın.
Peki neden?
Bu soru özellikle önemlidir. Çünkü Avrupa diasporası Türkiye devletinin doğrudan egemenlik alanının dışındadır. Türkiye’deki bir siyasetçiye uygulanabilecek idari, ekonomik veya polisiye baskıların önemli bir bölümü Avrupa’daki siyasi faaliyet üzerinde aynı biçimde uygulanamaz.
Dolayısıyla Avrupa’daki deneyimli Kürt siyasi kadrolarının Türkiye’ye taşınması yalnızca insanların “evlerine dönmesi” anlamına gelmeyebilir.
Aynı zamanda potansiyel ve bağımsız bir siyasi merkezin dağıtılması sonucunu da doğurabilir.
Benim diaspora tasfiyesi derken kastettiğim budur.
On yıl önce zaten oradaydılar
Fakat meselenin bundan daha temel bir tarafı var.
Bugün Türkiye’ye dönmeleri tartışılan bu insanların önemli bir bölümü yaklaşık on yıl önce zaten Türkiye’de siyaset yapıyordu.
Milletvekiliydiler.
Belediye başkanıydılar.
Parti yöneticisiydiler.
Belediye meclislerinde görev yapıyorlardı.
Siyasi alanın daralması, yargılamalar ve ağır cezalar sonucunda bazıları cezaevine girdi, bazıları ise Avrupa’ya çıkmak zorunda kaldı.
Sürgün de yalnızca bir ülkeyi terk etmek değildir.
İnsan evini, ailesini, siyasi çevresini, mesleğini, çocuklarının düzenini ve yıllarca kurduğu hayatı geride bırakır. Başka bir ülkede sıfırdan hayat kurmak zorunda kalır.
Şimdi yıllar sonra aynı insanlara yeniden Türkiye’ye dönme ve siyaset yapma imkânı verilmesinin “Kürt meselesinin çözümü” olarak sunulması ise başlı başına sorgulanmalıdır.
Çünkü bu insanlar yeni bir hak elde etmiyorlar.
On yıl önce kullandıkları hakkı geri istiyorlar.
Önce eşeği kaybettirip sonra buldurmak
Nasreddin Hoca’ya atfedilen meşhur hikâyeyi hatırlatıyor bu durum:
Önce eşeği kaybettirip sonra buldurarak sahibini sevindirmek…
Oysa mesele eşeğin bulunması değil, neden kaybettirildiğidir.
Bugün de sorulması gereken budur.
Eğer on yıl önce siyaset yapan insanlar yeniden siyaset yapabilecekse, neden hayatlarından on yıl alındı?
Neden cezaevlerine girdiler?
Neden sürgüne çıkmak zorunda kaldılar?
Ve bütün bunlardan sonra, daha önce sahip oldukları hakların yeniden kendilerine verilmesi neden Kürt meselesinin çözümü sayılsın?
Bu nedenle yaşananları birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olarak okumakta zorlanıyorum:
Önce silahların yakılması.
Ardından Rojava’nın tasfiyesi.
Şimdi Avrupa’daki siyasi diasporanın dönüşü.
Her aşamada Kürt siyasal alanının başka bir parçası yeniden şekilleniyor.
Buna karşılık sürecin gerçekten tarihsel bir çözüm olduğunu gösterecek en basit sorunun cevabı hâlâ verilmiş değil:
Kürtler bu sürecin sonunda, dün sahip olmadıkları hangi yeni siyasi ve hukuki hakka kavuşuyor?
Silahların susması değerlidir. Cezaevindeki siyasetçilerin özgürlüğüne kavuşması değerlidir. Sürgündeki insanların ülkelerine özgürce dönebilmeleri de değerlidir.
Fakat geçmişte elinden alınmış bir hakkın sahibine geri verilmesi, yeni bir hak değildir.
Ve eğer Avrupa’daki deneyimli Kürt siyasi kadrolarının bağımsız bir siyasi ve diplomatik güce dönüşme ihtimali, bu kadroların Türkiye’ye taşınmasıyla ortadan kaldırılıyorsa buna yalnızca “eve dönüş” demek eksik kalır.
Bunun bir diğer adı diaspora tasfiyesidir.
MAKALELER
2026-07-26Ziya Gökalp'in Yeni Şubesi ve Tarihin En Kapkara Şakası
2026-07-26Tuğçe Tatari ve “iliştirilmiş gazetecilik”
2026-07-24Eleştirilere ve Trol Saldırılarına Dair
2026-07-23Lozan'ın Gölgesinde Bir Asır, Kan ve Gözyaşı
2026-07-23İran’la Neden Barış Olmaz
2026-07-23Kürdün Evi Yanıyor, Öcalan Yumurtasını Pişirmenin Derdinde
2026-07-23İmralı'dan Geriye Kalan İki Mesaj
2026-06-20Kuzey Kürdistan'da Tek Seçenek:Ulusal Cephedir.
2026-07-19İran Rejiminin Kürt Politikası: Baskı, İdam ve Korku Siyaseti
2026-07-16Terörsüz Türkiye mi ya da sorunları yok sayan bir inkâr politikası mı?
2026-07-17İsviçre'de Kapalı Kapılar Ardındaki Bekleyiş
2026-07-07Bir Fotoğraf Karesine Sığmayan Acı…
2026-07-07Diasporada Kürt Toplumu ve Örgütlenmesine Dair... (4)
2026-07-07Demokratik Cumhuriyet mi, o da ne?
2026-07-06Baskı ile kurulan YNK-Yeni Nesil Hareketi İttifakı
2026-07-05Devletin Tabutuna Çivi Çakıp, Meclis Tutanaklarında Kaybolmak: Otonomi Yanılsaması
2026-07-05Türk’ün Hassasiyeti, Kürt’ün Haysiyeti
2026-07-03İran Rejiminin Kürtlere Saldırısı Çaresizliğin Göstergesidir
2026-07-01Kürt Diasporasının Geçmişi ve Geleceğine Dair-3
2026-06-29Gücün Ağırlığı mı, Gösterinin Gürültüsü mü?