Türkçe | Kurdî    yazarlar
Türk’ün Hassasiyeti, Kürt’ün Haysiyeti

2026-07-05

Ali Polat

Türk’ün hassasiyeti mi, Kürt’ün haysiyeti mi?

Siyasette bazen tek bir fotoğraf, uzun tartışmalardan daha fazla şey anlatır.

Diyarbakır surlarına Devlet Bahçeli’nin dev posterlerinin asılması da böyle bir fotoğraftır.

Ben bunu MHP’nin Diyarbakır’da güç kazandığını gösteren bir propaganda faaliyeti olarak okumuyorum. Çünkü mesele seçim değildir. Mesele, semboller üzerinden verilen siyasal mesajdır.

Diyarbakır surları, Kürtler açısından yalnızca tarihi bir yapı değildir; ortak hafızanın, kimliğin ve tarihsel sürekliliğin en güçlü sembollerinden biridir. Bu nedenle oraya asılan her sembol, yalnızca bir pankart değil, aynı zamanda bir siyasal anlam taşır.

Tam da burada son dönemin en sık kullanılan savunmasını hatırlamak gerekiyor.

“Terörsüz Türkiye” adı eleştirildiğinde verilen cevap hep aynıydı:

“İsme takılmayın. Türk toplumunun hassasiyetleri var.”

Peki aynı hassasiyet ilkesi neden Diyarbakır surları söz konusu olduğunda ortadan kalkıyor?

Eğer siyaset gerçekten toplumsal hassasiyetleri gözetiyorsa, bunun tek taraflı uygulanmaması gerekir.

Bugün ortaya çıkan tablo ister istemez şu eleştiriyi güçlendiriyor:

Türk’ün hassasiyeti, Kürt’ün haysiyetinden daha öncelikli görülüyor.

Sorun yalnızca bugünkü pankart değildir.

Yıllardır nefret söylemi konusunda da benzer bir tartışma yaşanıyor. Hukukun herkese eşit uygulanması gerektiği söylenirken, farklı kimlikler söz konusu olduğunda aynı duyarlılığın gösterilip gösterilmediği sürekli tartışılıyor.

Çünkü hukukun da siyasetin de temel ilkesi eşitliktir.

Bir ülke yalnızca egemenin hassasiyetlerini koruyorsa, ortak demokratik ilkelere göre değil, egemenin önceliklerine göre yönetiliyor demektir.

Bugün dikkat çeken ikinci gelişme ise Devlet Bahçeli’nin askeri hastanelerle ilgili açıklamasıydı.

Askeri hastaneler sıradan sağlık kurumları değildir. Savaş, seferberlik ve güvenlik altyapısının önemli parçalarından biridir.

Eminim sorulduğunda  güvenlik ve tedbir diye açıklanacak.

Ancak bu açıklamanın bende uyandırdığı kaygının nedeni ise başka.

Çünkü benzer bir süreci daha önce yaşadık.

2013-2015 çözüm sürecinde de toplum sürekli barış konuşuyordu. Aynı dönemde ise Kürdistan’ın birçok noktasında kalekollar yükseliyor, sınır hatları tahkim ediliyor, güvenlik altyapısı genişletiliyordu.

O gün de aynı soru sorulmuştu:

“Madem barış geliyor, bütün bu askeri hazırlık neden?”

Bu soru ciddiye alınmadı.

Sonra süreç çöktü.

Şehirler yıkıldı.

İlçeler haritadan silindi.

Şırnak başta olmak üzere birçok yer ağır çatışmalar yaşadı.

Bugün yeniden bir süreçten söz edilirken, aynı anda askeri hastanelerin “milli güvenlik meselesi” olarak gündeme taşınması ister istemez geçmiş deneyimleri hatırlatıyor.

Bu, yaklaşan bir savaşın kanıtı değildir.

Ama geçmişi yaşamış insanların kaygı duyması da irrasyonel değildir.

Barış süreçleri yalnızca müzakereyle kurulmaz.

Kullanılan dil, gösterilen semboller ve toplumların birbirlerinin haysiyetine gösterdiği saygı da barışın ayrılmaz parçalarıdır.

Eğer bir süreç yalnızca egemenin hassasiyetlerini gözetiyor, mağdurun haysiyetini ise sürekli erteleyebiliyorsa, o süreç güven üretmekte zorlanacaktır.

Bugün tartışılması gereken mesele ne yalnızca Diyarbakır surlarına asılan pankarttır ne de yalnızca askeri hastanelerdir.

Asıl mesele, Türkiye’nin gerçekten eşitlik temelinde bir çözüm mü aradığı, yoksa güvenlik merkezli yeni bir döneme mi yöneldiğidir
MAKALELER