Türkçe | Kurdî    yazarlar
Öcalan’ın Yeni Çözüm Modeli: Komün

2026-06-26

Ali Polat

Kanseri aspirinle tedavi etmek mümkün müdür? Sömürgecilik ölçeğinde işleyen bir siyasal sorun, yalnızca komünal örgütlenmeyle çözülebilir mi?

Kürdistan meselesi üzerine yürüyen tartışmaların önemli bir kısmı sonuçlara odaklanıyor; oysa çözüm arayan herkes önce sorunun kaynağını doğru tanımlamak zorundadır. Çünkü yanlış teşhis, en parlak görünen çözümü bile sonuçsuz bırakır.

Benim hareket noktam şudur: Kürdistan meselesi öncelikle bir sömürgecilik tartışmasıdır. Dil, kimlik, ekonomi, temsil, kültür ve güvenlik alanında yaşanan krizler birbirinden bağımsız sorunlar değildir; aynı tarihsel egemenlik ilişkisinin farklı tezahürleridir.

Eğer meselenin temel karakteri sömürgecilikse, çözümü de aynı ölçeğe denk düşmelidir. Çünkü sömürgecilik yalnızca kültürel baskı değildir; aynı zamanda siyasal güç, kurumsal egemenlik ve ekonomik tahakküm ilişkisidir. Sorun ile çözüm aynı ölçekte değilse, önerilen model ne kadar cazip görünürse görünsün temel sorunu ortadan kaldıramaz.

Son yıllarda ise farklı bir paradigma öne sürülüyor. Buna göre devlet geri çekilecek, toplum komünler ve yerel meclisler aracılığıyla kendi kurumlarını oluşturacak ve bu toplumsal örgütlenmeden yeni bir Kürt Rönesansı doğacaktır. Bu iddia üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekiyor.

Önce şu hakkı teslim edelim. Komün fikri Kürt toplumu için yabancı değildir. Tarih boyunca aşiretler yalnızca akrabalık örgütlenmeleri değil; dayanışmayı sağlayan, ortak üretimi düzenleyen, ortak savunmayı örgütleyen ve toplumsal hayatı ayakta tutan komünal yapılardı. Kürt toplumu uzun yüzyıllar boyunca varlığını önemli ölçüde bu yapılar sayesinde koruyabildi.

Fakat tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor. Aşiretler toplumu ayakta tutabildi; fakat ulusal egemenlik üretemedi. Dayanışmayı sağladılar; fakat uluslararası tanınma sağlayamadılar. Toplumu korudular; fakat sömürgecilik ilişkisini sona erdiremediler.

Tam da bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur: Komünler toplumun örgütlenmesine önemli katkılar sunabilir. Peki sömürgecilik ölçeğinde işleyen siyasal bir sorunu çözebilir mi? Yoksa burada iki farklı ölçeği birbirine mi karıştırıyoruz?

Tarih boyunca anti-sömürge mücadelelerin temel sorusu hiçbir zaman yalnızca “Nasıl birlikte yaşayacağız?” olmadı. Asıl soru şuydu: “Kendi kaderimizi belirleme yetkisi kimde olacak?” Çünkü sömürgecilik, en temelde bir egemenlik ilişkisidir.

Bu nedenle tartışmayı komünlere karşı olmak ya da devleti kutsamak düzeyine indirgemek doğru değildir. Asıl mesele şudur: Kürdistan meselesinin ölçeği ile önerilen çözümün ölçeği gerçekten birbiriyle örtüşüyor mu?

Bugün önerilen modelin merkezinde komünler, meclisler ve toplumun kendi kendini yönetmesi fikri yer alıyor. Bu yaklaşımın toplumsal dayanışmayı güçlendirebilecek yönleri elbette tartışılabilir. Ancak siyaset teorisi yalnızca iyi niyet üzerinden kurulmaz; kriz anlarında nasıl işleyeceği üzerinden değerlendirilir.

Şöyle düşünelim.

Büyük bir şehirde ciddi bir toplumsal kriz yaşanıyor. Kalabalıklar sokakları kontrol altına alıyor. Bir alışveriş merkezi yağmalanıyor. Dükkânlar ateşe veriliyor. İçeride çalışanlar ve müşteriler mahsur kalıyor. İtfaiye güvenlik gerekçesiyle yaklaşamıyor. Ambulanslar bekletiliyor. Mahkemeler çalışmıyor. Polis ortada yok. Artık mesele yalnızca toplumsal dayanışma değildir; kamusal otorite fiilen çökmüştür.

İşte tam bu noktada bütün teoriler gerçek hayatın sınavına girer.

Komün meclisi mi karar verecek?

Kim olay yerine müdahale edecek?

Kim suç ile suçsuzu birbirinden ayıracak?

Kim gözaltı yetkisini kullanacak?

Kim delil toplayacak?

Kim yargılama yapacak?

Kim verilen hükmü uygulayacak?

Çünkü alışveriş merkezindeki yangını söndürmek için yalnızca dayanışma yetmez. Meşru yetki, kurumsal kapasite ve uygulanabilir hukuk gerekir. Tam da bu nedenle sömürgecilik ölçeğinde işleyen bir siyasal sorunun çözümünü tartışırken, yalnızca toplumun nasıl örgütleneceğini değil, egemenliğin hangi kurumlar eliyle kullanılacağını da açıklamak zorundayız.

Bu sorular güvenlikten önce egemenlik sorularıdır. Çünkü hukuk yalnızca normlardan oluşmaz; o normları uygulayabilecek meşru ve kurumsallaşmış bir otoriteye de ihtiyaç duyar. Modern siyaset teorisinin temel kabullerinden biri de budur: Hukuk, yaptırım gücü olmadan yalnızca iyi niyet beyanı olarak kalır.

Tam da bu nedenle “devlet olmasın, toplum kendini yönetsin” cümlesi tek başına yeterli değildir. Çünkü devleti eleştirmek başka, devletin yerine hangi kurumsal yapının geçeceğini açıklamak bambaşka bir meseledir.

Siyaset teorisinde güç boşluk kabul etmez. Meşru otorite çekildiğinde ortaya mutlaka başka bir güç çıkar. Bu yüzden asıl soru “güç olacak mı?” değildir; “O gücü kim, hangi hukukla ve kimin adına kullanacak?” sorusudur.

Dolayısıyla tartışma “devlet mi, komün mü?” gibi basit bir ikileme indirgenemez. Asıl mesele, milyonlarca insanın yaşadığı bir coğrafyada hukuk, güvenlik, ekonomi ve siyasal temsilin hangi kurumsal yapı üzerinden sürdürülebileceğidir.

Bir başka iddia ise komünal yaşamın Kürt Rönesansı’nı başlatacağıdır.

Ancak tarih bize şunu gösteriyor: Rönesans yalnızca yeni bir yaşam biçiminin ürünü değildir. Aynı zamanda bilgi üreten üniversitelerin, ekonomik sermayenin, şehirlerin, bilimsel üretimin, düşünsel özgürlüğün ve kurumsal sürekliliğin birlikte ortaya çıkardığı tarihsel bir sıçramadır.

Dolayısıyla “Rönesans” kavramını kullanıyorsak şu sorulara da cevap vermeliyiz.

Bilgiyi kim üretecek?

Üniversiteleri kim kuracak?

Bilimsel araştırmaları kim finanse edecek?

Ekonomik sermaye nasıl oluşacak?

Kurumsal süreklilik hangi yapı tarafından sağlanacak?

Bugün Kürt gençlerinin önündeki en büyük sorun komün eksikliği değildir. Nitelikli eğitim, bilimsel üretim, sermaye, teknoloji, istihdam ve güçlü kurumlar eksikliğidir.

Bu nedenle gerçek bir Kürt Rönesansı yalnızca yeni bir toplumsal model önererek gerçekleşmez. Bilgi üreten üniversiteler, bilimsel araştırma, ekonomik güç, kültürel üretim ve özgür düşünce ortamı olmadan tarihsel anlamda bir Rönesans’tan söz etmek mümkün değildir.

Komün modeli Kürtler açısından yeni bir teori değildir. Yaklaşık on beş yıldır Rojava’da farklı biçimlerde uygulanan somut bir deneyimdir. Bu nedenle artık teoriyi değil, pratiği konuşmanın zamanıdır.

Rojava deneyimi küçümsenemez. Önemli kazanımlar üretmiş, ağır bedeller ödemiş tarihsel bir tecrübedir. Elbette yaşadığı askeri ve jeopolitik baskılar yalnızca komün modeline bağlanamaz. Ancak tam da bu baskılar bize başka bir gerçeği de göstermektedir: Toplumsal örgütlenme ile siyasal egemenlik aynı şey değildir.

Eğer komünal model Kürt meselesinin temel çözümüyse, neden Rojava’nın kaderi yalnızca bu kurumlar tarafından belirlenemedi? Neden en küçük bölgesel sarsıntıda bile kaderi büyük ölçüde dış güçlerin kararlarına bağlı kaldı?

Bu durum komünlerin değersiz olduğunu göstermez. Fakat tek başına siyasal güç üretmeye yetmediklerini düşündürür.

Bence bugün cevaplanması gereken esas soru şudur:

Kürdistan meselesi gerçekten sömürgecilik ölçeğinde bir mesele ise, çözüm yalnızca toplumsal örgütlenmeyle mi mümkün olacaktır; yoksa siyasal güç, kurumsal kapasite ve ekonomik inşa da bunun ayrılmaz parçaları mıdır?

Komünler önemlidir.

Kooperatifler önemlidir.

Yerel meclisler önemlidir.

Dayanışma vazgeçilmezdir.

Fakat bunların hiçbiri tek başına egemenlik sorusuna cevap değildir.

Tarih boyunca hiçbir sömürge halkı yalnızca dayanışma sayesinde özgürleşmedi. Dayanışma mücadeleyi mümkün kıldı; fakat özgürlüğü sağlayan şey siyasal irade, kurumsal kapasite ve egemenlik inşası oldu.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken soru, komünlerin gerekli olup olmadığı değildir. Asıl soru şudur:

Kürdistan meselesi gerçekten sömürgecilik ölçeğinde bir mesele ise, önerilen çözüm de aynı ölçeğe sahip midir?

Bu yazıyı seri olarak tasarladım, şu başlıklar altında devam edecek;

2: İlkel komünal toplumdan modern komün teorisine: Komünün tarihsel serüveni.

3: Rönesans nedir? Avrupa Rönesansı ile “Kürt Rönesansı” kavramı aynı şeyi mi ifade ediyor?

4: Sömürgecilik teorisi: Fanon, Cabral ve Kürdistan meselesi.

5: Devlet neden ortaya çıktı? Devlet yalnızca baskı aygıtı mıdır, yoksa toplumsal düzenin kurumsal zemini midir?

6: Rojava deneyimi: Kazanımlar, sınırlar ve geleceğe dair çıkarımlar.

 


MAKALELER