

2026-06-29
Çetin Çeko
Kürdistan'da ifade ve basın özgürlüğüne yönelik ihlaller bir
güvenlik meselesi değil, temel hak ve özgürlüklerin ihlalidir. KDP ve YNK'nin
demokrasi ölçüsü, bölgelerindeki otoriter rejimler değil; meşruiyet aradıkları
Batı demokrasilerinin evrensel standartları olmalıdır. Çünkü özgür basın KDP ve
YNK’yi zayıflatmaz; aksine meşruiyetlerini ve demokratik yönetim iddialarını
güçlendirir.
Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler
Birliği (YNK) arasındaki siyasi rekabet, yalnızca Kürdistan'da ulusal birlik
perspektifini zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda demokratik toplumun temel
dayanakları olan hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü alanlarında
da ciddi bir gerilemeye yol açıyor. Son dönemde özellikle medya kuruluşlarına
ve gazetecilere yönelik antidemokratik uygulamaların, hükümet kurumları ve üst
düzey parti yöneticileri eliyle gerçekleştirilmesi bu eğilimi daha görünür hâle
getirmiştir.
Daha da dikkat çekici olan ise, bu baskı ve kısıtlamaların
artık yalnızca genel muhalif çevrelerle sınırlı kalmayıp, doğrudan KDP ve
YNK’ye yakın medya aktörlerini de hedef almaya başlamasıdır. Bu durum, siyasi
çekişmenin kontrolsüz biçimde genişlediğini ve taraflar arası rekabetin medya
alanını da bir çatışma sahasına dönüştürdüğünü gösteriyor. Böyle bir tablo,
yalnızca basın özgürlüğünü değil, aynı zamanda Kürdistan’daki demokratikleşme
sürecinin bütününü tehdit eden yapısal bir soruna işaret ediyor.
Bu çerçevede, Kürdistan Bölgesi Yönetimi’nin 2008 yılında
kabul ettiği “İletişim Cihazlarının Kötüye Kullanımının Yasaklanması” başlıklı
yasa yeniden tartışma konusu haline geldi. Söz konusu düzenleme, içerdiği
muğlak ifadeler ve geniş yorumlanabilir hükümleri nedeniyle, başta gazeteciler
olmak üzere ifade özgürlüğü alanında çalışan kesimlere karşı bir baskı aracı
olarak kullanılabileceği yönünde ciddi kaygılar doğurmuştur. Nitekim yasa, 2007
tarihli 35 No’lu “Özgür Gazetecilik Yasası” ile çelişebileceği gerekçesiyle hem
yerel hem de uluslararası insan hakları çevreleri tarafından yoğun biçimde
eleştirilmiştir.
Kürdistan İçişleri Bakanlığı'nın 7 Mayıs'ta, yasayı ihlal
ettikleri iddiasıyla Süleymaniye merkezli ve YNK'ye yakın Channel 8 TV'nin
Yönetim Kurulu Başkanı Ahmad Najm ile program sunucusu Bzhar Dabagh hakkında
tutuklama kararı alması, KDP ile YNK arasındaki siyasi rekabetin yargı alanına
da taşındığını gösteren önemli bir gelişme olarak öne çıktı. Güvenlik güçlerine
her iki ismin tutuklanarak Erbil'e getirilmesi yönünde talimat verilmesi,
hukuki mekanizmaların siyasi amaçlarla işletildiği yönündeki tartışmaları
derinleştirdi. YNK'nin buna karşılık Süleymaniye mahkemelerinde KDP'ye yakın
gazeteciler hakkında benzer davalar açması ise yargı süreçlerinin, iki siyasi
aktör arasında karşılıklı baskı ve dengeleme aracı olarak kullanılmaya
başlandığı algısını güçlendirdi.
Ancak gelişmeler bununla sınırlı kalmadı. YNK lideri Bafel
Talabani’nin 22 Haziran Pazartesi günü Süleymaniye’deki Aziz Yusuf Kilisesi’ne
gerçekleştirdiği ziyaret sırasında yaşanan bir olay, siyasi gerilimin basınla
ilişkilerde nasıl somutlaştığını gözler önüne serdi. Farklı topluluklar
arasında birlikte yaşam ve diyalog mesajı vermeyi amaçlayan bu ziyarette, bir
gazetecinin Talabani’ye olası YNK–Yeni Nesil Hareketi ittifakına ilişkin soru
yöneltmesi üzerine tartışma çıktı. Talabani’nin soruya yanıt vermek yerine
gazeteciye hakaret içeren ifadeler kullanması, olayın önüne geçti.
Bafel Talabani’nin “Yeni Nesil Hareketi hakkında soru sorma
zamanı mı, deve?” şeklinde kayda geçen bu sözleri, bölgede Kürt kültüründe
aşağılayıcı bir nitelik taşıdığı için kısa sürede kamuoyunda geniş yankı buldu.
Görüntülerin sosyal medyada yayılmasının ardından gazeteciler ve hak
savunucuları sert tepki gösterdi. Tepkilerin ortak noktası, siyasi liderlerin
meşru gazetecilik faaliyetlerine kişisel saldırılarla karşılık vermesinin kabul
edilemez olduğuydu.
En güçlü tepkilerden biri, Kürdistan Bölgesi’nde faaliyet
gösteren Metro Gazeteciler Hakları ve Savunuculuk Merkezi’nden geldi. Merkezin
genel koordinatörü Rahman Gharib, Talabani’nin sözlerini “utanç verici” olarak
nitelendirirken, siyasi ve medya çevrelerinin bu tür olaylara karşı sessiz
kalmasını demokrasinin kendisi için bir tehdit olarak değerlendirdi. Gharib’i,
“Bu sessizlik, yalnızca bireysel ihlallerin değil, yapısal sorunların da
normalleşmesine zemin hazırlamaktadır” dedi.
Nitekim olaydan yalnızca iki gün sonra Talabani’nin
Süleymaniye’de Değişim Hareketi (Goran) Genel Merkezi’ne gerçekleştirdiği
ziyaret sırasında benzer bir gerilim yeniden yaşandı. Bir gazetecinin, Channel
8 TV yöneticileri hakkında çıkarılan tutuklama kararının YNK’li yetkililer
tarafından uygulanıp uygulanmayacağını sorması üzerine Talabani, yine doğrudan
yanıt vermek yerine gazetecinin sorusunu ve yaklaşımını sorgulamayı tercih
etti. Bu tutum, siyasi aktörlerin hesap verebilirlikten kaçındığı yönündeki eleştirileri
daha da güçlendirdi.
Olayın ardından kimliğinin açıklanmasını istemeyen gazeteci,
yaşadığı deneyimi “son derece kırıcı” olarak tanımlarken, güvenlik kurumlarının
olası tepkilerinden duyduğu endişeyi dile getirdi. Gazetecinin, “Etrafında bu
kadar çok koruma varken nasıl karşılık verebilirdim?” sözleri basın
mensuplarının karşı karşıya kaldığı baskıyı açık biçimde yansıtıyor.
Öte yandan, Kürdistan Gazeteciler Sendikası'nın Süleymaniye
şubesinin olaylar karşısında kamuoyuna açık bir tutum sergilememesi dikkat
çekti. Sendika yönetimi, ihlallerin kamuoyu önünde tartışılmak yerine hukuki
mekanizmalar aracılığıyla değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Ancak bu
yaklaşım, gazetecilerin maruz kaldığı basın ve ifade özgürlüğü ihlallerine
karşı meslek örgütlerinin yeterince koruyucu bir rol üstlenemediği ve siyasi
dengelerin kurumsal reflekslerini etkilediği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
Kürdistan Bölgesi’nde özellikle 2020–2021 döneminde yaşanan
ve kamuoyunda “Bêdinan Davası” olarak bilinen süreç, bugünkü tabloyu anlamak
açısından önemli bir örnek sunuyor. Gazetecilerin ve sivil aktivistlerin
“ulusal güvenliği tehdit etmek” ve “yasa dışı örgüt kurmak” gibi suçlamalarla
toplu biçimde yargılanması, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından bir
baskı süreci olarak değerlendirilmişti. Bu süreçte KDP ve Kürdistan Bölgesi
Hükümeti (KRG), Birleşmiş Milletler, Uluslararası Af Örgütü ve Erbil’deki
yabancı konsolosluklar başta olmak üzere birçok kuruluşun eleştirilerine maruz
kaldı.
Davanın öne çıkan isimlerinden Şervan Şerwani’nin durumu
ise, yargı süreçlerinin nasıl uzatılabildiğini ve ağırlaştırılabildiğini
gösteriyor. Serbest bırakılma tarihi yaklaşmasına rağmen yeni suçlamalarla
karşı karşıya kalan Şerwani, Temmuz 2023’te sahtecilik iddiasıyla ek hapis
cezası almış; 19 Ağustos 2025’te ise cezaevi görevlisini tehdit ettiği
iddiasıyla dört yıl beş ay daha hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu tablo,
hukuki mekanizmaların basın üzerinde caydırıcı bir araç olarak
kullanılabildiğini gösteriyor.
Tüm bu gelişmeler ışığında, Kürdistan’daki ifade ve basın
özgürlüğü ihlalleri bir “güvenlik” meselesi olarak değil, doğrudan temel hak ve
özgürlüklerin ihlali olarak karşımıza çıkıyor. KDP ve YNK’nin demokrasi ölçüsü,
bölgelerindeki otoriter ve teokratik rejimler değil; iş birliği yaptıkları ve
meşruiyet aradıkları Batı demokrasilerinin evrensel standartları olmalıdır.
Zira ifade ve basın özgürlüğüne saygı göstermek KDP ve YNK’yi zayıflatmaz;
tersine, onları güçlendirir, meşruiyetlerini artırır ve gerçek bir demokratik
yönetim iddiasına yaklaştırır.
Aynı zamanda bu yaklaşım, Kürdistan Bölgesi’nde süregiden
hükümet kurma krizinin aşılmasına katkı sunabilir, Bağdat’ın Kürdistan’ın
federal haklarını aşındırma ve ortadan kaldırma yönündeki girişimlerine karşı
da güçlü bir baraj oluşturabilir. Bu sayede yalnızca kurumsal istikrar değil,
aynı zamanda ulusal birliğin pekişmesi yönünde de somut bir ilerleme
sağlanabilir.
X: @cetin_ceko
2026-06-29Gücün Ağırlığı mı, Gösterinin Gürültüsü mü?
2026-06-28Halkın Acıları Üzerinden Kurulan Sözde “Kazanımlar”
2026-06-28Biraz Özeleştiri – Irkçılık Girişimi Kaybetti de, SVP Gerçekten Kaybetti mi?
2026-06-26Öcalan’ın Yeni Çözüm Modeli: Komün
2026-06-20Kürt Diasporasının Geçmişi ve Geleceğine Dair
2026-06-19Kürtlerin ezberi, İsrail’in yeni deneyimi: ABD’nin terk etme pratiği
2026-06-16Göçmen Kadınların Çifte Yükü
2026-06-12Kürtler Sadece Oy Deposu Değildir
2026-06-07Kürt Kadınına Dil Uzatmak, Bir Halkın Onuruna Saldırmaktır
2026-06-06Entegrasyonun Radikal Sosu: Bir "Demokratik Ulus" Masalı
2026-06-04PEŞMERGE'NİN RUHU VE MESUD BARZANİ'NİN TARİHE DÜŞTÜĞÜ NOT
2026-06-04Sürdürülebilirlik Girişimi Yerine Sürdürülebilir Dayanışma
2026-05-23Kürt Siyasetinin En Büyük Sorunu, Eleştiriyi Düşmanlık Sanan Zihniyet
2026-05-18Tarafsızlık mı, Bağımsızlık mı? Kürt Aydınının Tarihi Sınavı
52026-04-15MKE’nin Enfal-17’si ve Düşündürdükleri
2026-05-14Murray Bookchin Tesislerinde Verilen Zorunlu Mola
2026-05-10Nur topu gibi bir “Apocu Hareket!!!”imiz oldu
2026-05-05Söylemde Çöküş, Siyasette Savrulma: PKK’nin Açmazı
2026-05-01Bağımsızlık Treninden "Demokratik Ulus" Metrobüsüne
2026-04-26Donald Trump ve korku ile yüzleşmek