

2026-06-29
Aydoğan İnal
Dünya siyasetinde
liderlik yalnızca seçim kazanmakla ölçülmez. Bir lideri asıl büyük yapan;
kullandığı dil, temsil ettiği devletin itibarı ve uluslararası ilişkilerde
sergilediği siyasi olgunluktur. Güç sahibi olmak başka, gücü nasıl kullandığını
bilmek ise bambaşka bir şeydir.
ABD Başkanı
Donald Trump'un siyasi üslubu ise yıllardır bu temel ayrımı tartışmaya açıyor.
Diplomatik nezaket yerine kişisel övgü ve küçümsemeyi aynı cümlenin içine
sığdırabilen, uluslararası ilişkileri çoğu zaman ticari pazarlık diliyle
yorumlayan bir siyaset anlayışı sergiliyor.
Yakın zamanda
Suriye'nin yeni lideri Ahmed el-Şara (Colani) hakkında yaptığı açıklamalarda,
onu "çok güçlü bir lider" olarak nitelendirirken aynı zamanda
"Suriye Cumhurbaşkanı olmasında benim rolüm oldu" anlamına gelen
ifadeler kullanması, yalnızca kendi etkisini vurgulama çabası değil, görüştüğü
liderlerin siyasi meşruiyetini de kendi kişisel nüfuzuna bağlayan bir yaklaşım
olarak sergiliyor.
Benzer şekilde, Türkiye
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında yaptığı değerlendirmelerde
"İlişkilerimiz çok iyi. Her telefon açtığımda cevap veriyor ve taleplerimi
yerine getiriyor." şeklindeki ifadeleri de diplomatik nezaket sınırlarını
zorlayan bir üslup olarak öne çıktı. Bir devlet başkanını övmeye çalışırken,
aynı anda onu kendi siyasi hiyerarşisinin altında gösteren bu yaklaşım,
diplomasi geleneğinde alışılmış bir dil değildir.
Uluslararası
ilişkiler, kişisel güç gösterisinin sahnesi değildir. Devletler arasındaki
ilişkiler eşit egemenlik ilkesine dayanır. Büyük devlet olmak, diğer liderleri
kendi siyasi çevresinin bir parçası gibi göstermek değil; farklı çıkarları
ortak zeminde buluşturabilme becerisini ortaya koymaktır.
Trump'un siyasi
tarzını yalnızca kullandığı dilden okumak eksik olur. Asıl sorun, söylem ile
eylem arasındaki tutarsızlığın uluslararası krizlerde de kendini göstermesidir.
Bunun en güncel
örneklerinden biri İran ile yaşanan süreçtir. Bir yandan "barış",
"anlaşma" ve "müzakere" mesajları verilirken, diğer yandan
askeri operasyonlar, sert yaptırım tehditleri ve "gerekirse yeniden
vururuz" şeklindeki açıklamalar aynı siyasi çizginin parçaları hâline
gelmiştir. Diplomasi, güven inşa etmesi gereken bir mekanizma iken, bu yaklaşım
müzakere masası ile savaş dilini aynı anda kullanarak uluslararası aktörlerde
ciddi bir öngörülemezlik oluşturmuştur.
Kuşkusuz
devletler gerektiğinde caydırıcılık mesajı verebilir. Ancak güçlü devlet
adamlığı, her krizde askeri tehdidi ilk seçenek hâline getirmek değil; tehdidin
kullanılmasını mümkün olduğunca gereksiz kılacak diplomatik zemini
oluşturmaktır.
Trump'un siyasi
refleksi ise çoğu zaman bunun tersini göstermektedir. Önce uzlaşma mesajı
vermek, ardından sert tehditlerde bulunmak; bugün övdüğü bir lideri yarın hedef
alan açıklamalar yapmak; uluslararası siyaseti kurumsal diplomasi yerine
kişisel pazarlık ilişkileri üzerinden yürütmek, küresel istikrarı
güçlendirmekten çok belirsizliği artırmaktadır.
Uluslararası
sistem, kişisel çıkışlarla değil, öngörülebilir devlet politikalarıyla ayakta
kalır. Bir dünya liderinin en büyük sermayesi yalnızca askeri gücü değil,
sözünün güvenilirliğidir. Çünkü diplomaside güven kaybedildiğinde, en güçlü
ordular bile siyasi meşruiyetin yerini dolduramaz.
İşte tam da bu
nedenle dünya liderliği yalnızca seçim kazanmakla ölçülemez. Misyon sahibi
olmak; krizleri tırmandırmadan yönetebilmektir. Vizyon sahibi olmak ise her
telefon görüşmesini bir güç gösterisine çevirmek değil, farklı devletleri ortak
bir gelecek etrafında buluşturabilmektir.
Donald Trump'un
bugüne kadar ortaya koyduğu siyasi üslup ise çoğu zaman bu devlet adamlığı
anlayışından uzak, kişisel nüfuzunu ön plana çıkaran ve diplomasinin kurumsal
ağırlığını ikinci plana iten bir görüntü vermektedir. Bugün uluslararası
sistemin ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla gürültü değil; daha fazla siyasi
olgunluk, daha fazla diplomatik sorumluluk ve daha fazla devlet ciddiyetidir.
Çünkü dünya liderliği, yalnızca güce sahip olmayı değil, o gücü ölçülü ve
saygın bir şekilde kullanabilmeyi gerektirir.
2026-06-29Özgür basın KDP ve YNK’yi zayıflatmaz!
2026-06-28Halkın Acıları Üzerinden Kurulan Sözde “Kazanımlar”
2026-06-28Biraz Özeleştiri – Irkçılık Girişimi Kaybetti de, SVP Gerçekten Kaybetti mi?
2026-06-26Öcalan’ın Yeni Çözüm Modeli: Komün
2026-06-20Kürt Diasporasının Geçmişi ve Geleceğine Dair
2026-06-19Kürtlerin ezberi, İsrail’in yeni deneyimi: ABD’nin terk etme pratiği
2026-06-16Göçmen Kadınların Çifte Yükü
2026-06-12Kürtler Sadece Oy Deposu Değildir
2026-06-07Kürt Kadınına Dil Uzatmak, Bir Halkın Onuruna Saldırmaktır
2026-06-06Entegrasyonun Radikal Sosu: Bir "Demokratik Ulus" Masalı
2026-06-04PEŞMERGE'NİN RUHU VE MESUD BARZANİ'NİN TARİHE DÜŞTÜĞÜ NOT
2026-06-04Sürdürülebilirlik Girişimi Yerine Sürdürülebilir Dayanışma
2026-05-23Kürt Siyasetinin En Büyük Sorunu, Eleştiriyi Düşmanlık Sanan Zihniyet
2026-05-18Tarafsızlık mı, Bağımsızlık mı? Kürt Aydınının Tarihi Sınavı
52026-04-15MKE’nin Enfal-17’si ve Düşündürdükleri
2026-05-14Murray Bookchin Tesislerinde Verilen Zorunlu Mola
2026-05-10Nur topu gibi bir “Apocu Hareket!!!”imiz oldu
2026-05-05Söylemde Çöküş, Siyasette Savrulma: PKK’nin Açmazı
2026-05-01Bağımsızlık Treninden "Demokratik Ulus" Metrobüsüne
2026-04-26Donald Trump ve korku ile yüzleşmek