Türkçe | Kurdî    yazarlar
Solun Köklü Yanlışı: İşçi Sınıfı Merkezli Bakış ve Gelenek'in Gölgesi

2025-08-30

Bahattin Turan

Türkiye solunda, özellikle Marksist akımlarda, her şey işçi sınıfının etrafında dönüyor gibiydi. Gelenek dergisi çevresinde oluşan bu akım, ulusal meseleleri hep sınıf mücadelesinin bir kenar süsü gibi gördü.

Karl Marx, Komünist Manifesto'da, “İşçi sınıfının vatanı yoktur; ulusal sınırlar, onların birliğini engelleyemez” diye haykırırken, aslında ezilen halkların özgürlük kavgasının bu birliğin vazgeçilmezi olduğunu da ima ediyordu. Friedrich Engels ise Marx'la birlikte kaleme aldığı Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim'de, “Ezilen ulusların özgürlük mücadelesi, devrimci hareketin ateşleyici gücü olabilir” diyerek, bu taleplerin devrimi nasıl alevlendirebileceğini anlatıyordu.

Ama ne yazık ki Gelenek çevresi, Kürt halkının asırlık hak mücadelesini bu ilkelere tam oturtamadı; Kürtlerin kendi kaderlerini belirleme hakkını, "öncelik sırası" diye diye erteledi. Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları'nda, “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ezilen ulusların özgürlük mücadelesinin temel taşıdır” diyerek bunu netleştirmişti. Yine de Gelenek'in yazıları, bu Leninist çizgiyi tam kucaklamak yerine, Kürtlerin direnişini dar kalıplara sıkıştırmayı tercih etti. Bu, sadece teorik bir hata değil, aynı zamanda yürekten gelen bir vicdan eksikliğiydi – çünkü sol, halkın acısını hissetmeden yol alamazdı.

Kürtlerin Sessiz Çığlığı: Dağlardan Şehirlere Uzanan Varoluş Kavgası

Kürt halkı, bu topraklarda yüzyıldan fazla süredir kimliğini, dilini, kültürünü korumak için canını dişine takmış durumda. Dağların soğuk rüzgarında, köylerin tozlu yollarında, şehirlerin kalabalığında...

Bu direniş, salt siyaset değil; bir halkın hayatta kalma, onurunu koruma savaşı. Marx, İrlanda Sorunu üzerine yazılarında, “Bir ulus başka bir ulusu ezerken özgür olamaz” diyerek, ezilenlerin kavgasının herkesin özgürlüğü için şart olduğunu vurgulamıştı. Engels de Polonya’nın Bağımsızlığı üzerine notlarında, “Bir halkın özgürlüğü, diğer halkların özgürlüğüne bağlıdır; baskı altındaki bir ulusun mücadelesi, evrensel özgürlük davasının bir parçasıdır” diye eklemişti. Ama Türkiye solunun çoğu, bu derin gerçeği görmek yerine, Kürt direnişini "emperyalizmin tuzağı" ya da "zamanı değil" diye etiketleyip geçti; Kürtlerin kendi iradesini gerçekten tanımadı. Lenin'in Ulusal ve Sömürge Sorunları Üzerine Tezler'de dediği gibi, “Ezilen ulusların özgürlük mücadelesi, sosyalist hareketin ayrılmaz bir parçasıdır ve bu mücadele, işçi sınıfının çıkarlarıyla çelişmez, aksine onu güçlendirir.” Yine de Kürtlerin acıları – faili meçhuller, zorunlu göçler, yakılan köyler, yasaklanan ana dil – solun tartışmalarında bir dipnot gibi kaldı. Bu, sadece akıl eksikliği değil; halkların ortak yaralarını hissedememekti, vicdanın körlüğüydü. Özgürlük, kitaplardan değil, kalpten doğar.

Solun Kör Noktası: Teoriyle Örtülen Vicdan Eksikliği

Gelenek dergisi gibi Marksist çevreler, ulusal özgürlük taleplerini sınıf kavgasının bir alt notu gibi görüyor. Marx, Kapital'de, “Toplumsal devrim, ancak ezilenlerin birleşik mücadelesiyle mümkündür” diyerek, tüm baskı altındakilerin omuz omuza olmasını şart koşmuştu. Engels, Anti-Dühring'de, “Özgürlük, baskının her türlüsüne karşı mücadeleyle kazanılır” diye haykırarak, ulusal zulmün de bu savaşın parçası olduğunu belirtmişti. Ama Gelenek çevresi, bu prensiplere sadık kalmadı; Kürtlerin maruz kaldığı sistematik zulmü – kültürel eritme politikalarını, köy yangınlarını, kayıpları – yeterince umursamadı. Lenin'in Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı'nda söylediği gibi, “Ulusların kendi kaderini tayin hakkını desteklemeyen bir sosyalist, sosyalist değil, şovenisttir.” Bu söz, Gelenek'in yaklaşımındaki boşluğu tam olarak dolduruyor. Özgürlüğün dili, salt analizle değil, halkların acısını yürekte hissetmekle yazılır. Maalesef solun çoğunda bu empati eksik; Kürtlerin eşitlik, özgürlük, statü çağrıları ya sessizlikle ya da klişe teorilerle geçiştiriliyor. Oysa adalet, ezber değil; canlı bir vicdan işidir.

Günümüzün Acı Gerçeği: Devletin Baskısı ve Solun Sessizliği

Bugün Kürtler özgürlük ve eşitlik için haykırdığında, sol hala aynı uzak duruşu sergiliyor. Lenin'in Devlet ve Devrim'de belirttiği gibi, “Ezilen ulusların özgürlüğü, devletin baskıcı politikalarına karşı mücadeleyle kazanılır.” Kürt talepleri, siyasetten öte bir onur meselesi. Engels, Aile, Özel Mülkiyet ve Devletin Kökeni'nde, “Devlet, baskıcı bir aygıt olarak, ezilen ulusların haklarını inkâr ederek varlığını sürdürür” diyerek devletin rolünü ifşa etmişti. Devletin asimilasyon oyunları, kültürel inkarı, sistematik zulmü... Kürt iradesini yok saymak, Kürdistan'daki sömürgeci yapıyı beslemekten başka ne işe yarar?

Gerçek demokrasi ittifakı, Kürt sesini duyup, iradesine saygı duyarak, eşit bir zeminle kurulur. Jonah Levenstein’in “The Kurdish Movement and the Turkish Left: The Ongoing Conflict and a Path Forward” yazısında dediği gibi, Kürt taleplerini arka plana atan her yaklaşım, devletin inkarına gizli destek verir. Marx, Lenin ve Engels'in altını çizdiği üzere, ulusların eşitliği lafta değil, eylemde olmalı.

Geleceğin Umudu: Eşitlikte Kardeşlik, Özgürlükte Birlik

Halklar ancak eşitlik ve özgürlükle kardeş olur. Lenin, Ulusal Sorun Üzerine'de, “Halkların kardeşliği, ancak ezilen ulusların özgürlük mücadelesine tam destekle mümkündür” demişti. Engels, Anti-Dühring'de, “Eşitlik, tüm ezilenlerin ortak mücadelesiyle gerçeğe dönüşür” diye ekleyerek bu temeli güçlendirmişti. Türkiye solu, özellikle Gelenek çevresi, Kürt mücadelesine kulak kabartmalı; onun haklılığını, derin acısını anlamalı. Yoksa eski körlükler, yarınların ışığını söndürmeye devam eder.

Kürt sorununun çözümü, eşitlik ve özgürlükle, halk iradesine saygıyla gelir. Marx’ın Komünist Manifesto'daki çağrısıyla bitirelim: “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” Bu birlik, ezilen ulusların kavgasını kucaklamadan olmaz – yoksa boş bir slogan olarak kalır.

30.08.2025

MAKALELER