

2026-01-22
Ali Haydar Fırat
Türkiye, MHP Genel başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 de Meclis açılışında DEM parti Milletvekilleri ile tokalaşması ve akabinde 22 Ekim 2024 partisinin grup toplantısında ‘Şayet terörist başının tecriti kaldırılırsa gelsin TBMM de DEM parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın’ söyleminden bu yana geçen bir yılı aşkın (14 ay) süre Kürt meselesini konuşuyor ve tartışıyor. Bu sürecin şu ana kadar ki en önemli kazanımı, toplumun %70’nin silahların susmasının olumlu bulması oldu. Aynı kitlenin %30’u, Kürt meselesinde kalıcı bir çözüme kavuşulacağına inançlarının olmadığı yönünde görüş belirtiyor. Toplum, geçmiş deneyimlere bakarak hem iktidarın hem de PKK’nin bu süreci, sorunların temelden çözümüne yönelik bir yaklaşımla çözemeyeceğini düşünüyor. Bu kaygıyı taşıyanlar bir yönüyle haklı. Sorunu iktidar cephesi ile İmralı görüşmelerinin denklemine sıkıştırarak çözme güvensizliğe yol açıyor. Kürt meselesini ilgilendiren temel taleplerin konuşulup konuşulmadığı ve tartışıldığına dair topluma yansıyan bir bilgi henüz yok. Kamuoyunu, aydınlatıcı bir ortamın henüz oluşturulmamış olması güvensizliğin temel nedenlerinden birisi. Sorunun çözümünde Öcalan’nın rolü ve etkisi mutlaka önemli, ama legal alanda rol üstlenen aktörlerin (DEM Parti) ve soruna muhatap farklı kesimlerin (Kürt partileri ve yapılar) görüş ve önerilerinin görmezden gelinmesi, duyulan güvensizliğe yol açan başka bir etmen.
Türkiye’nin mevcut iktidar cephesi, onlarca acı, haksız ve hukuksuzluklara dolu süreçlerden, ret ve inkâr üzerinden günümüze gelen Kürt meselesini çözme taahhüdünde bulunuyor. Soruna yönelik görüşmelerinin ana eksenini İmralı görüşmeleri olduğu ortada. Silah bırakmanın ötesinde topluma yansıyan bir gelişme henüz yok. AYM, AHİM kararları henüz uygulanmadı. Hasta tutsaklar sorunu, infaz yasası kapsamında cezaları biten mahkûmların salıverilmesine yönelik bir irade ortaya konmuş değil.
İktidarın çözüme yaklaşımı ne? Bir örnek; Milletvekili olarak TBMM’ye ve Diyarbakır Büyükşehir belediye eş başkanlığına halkın oylarıyla seçilen ve akabinde tutuklanan, yerine kayyum atanan Selçuk Mızraklı’nın son bir ayda, denetimli serbestlik kapsamında yaptığı tahliye başvurusu, Edirne F tipi Ceza idare ve gözlem kurulu tarafından 2’nci kez reddedildi. Gözlem kurulunun değerlendirmesi, ‘Kurumumuzda bulunduğu süre içerisinde terör örgütünden ayrıldığına dair bir beyanı bulunmadı.’ Terör örgütünü dediğiniz yapının lideri ile parlamento üyeleri dahil kurumsal düzeyde birçok görüşme yapıp muhatap alınırken, aynı örgütün üyesidir diye içerde tutulan bir siyasetçiyi, örgütten ayrıldığına dair bir beyanı yok diye cezaevinde tutmak gibi,çelişkilerle dolu bir dönemden geçiyoruz. iktidar cephesinin yol verdiği bu ikircikli siyasal ortam yığınla soru işareti barındırıyor. İstediği kişiye af istemediğine de ceza, iş bu noktaya eviriliyor gibi.
Asıl sorun, Türkiye’nin mevcut siyasal ortamının yüz yıllı aşan bir sorunu çözecek zemin ve iradeye sahip olup, olmadığıdır. 1946 yılından bu yana yaşadığımız 80 yıllık çok partili siyasal sürecimizin, (sıkıyönetim, olağan üstü hal dönemleri hariç) hukuk ve demokrasi açısından en sancılı son 10 yılı yaşıyoruz. 2017 referandumu ile yürürlüğe konan yeni sistemle, yürütmenin güdümüne giren yargı, muhalifleri tasfiye etmek aracına dönüştürüldü. AK Parti, iktidarının ilk 10 yılında demokrasi, hukuk ve ekonomi alanında sergilediği olumlu tabloyu 2015'den sonra ters yüz ederek başka bir mecraya yöneldi. Siyası ortam, iktidar karşıtı her söylemin tutuklama ile cezalandırıldığı bir aşamaya taşındı. AK Parti'nin iktidara geldiği, 2002 yılında Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü sayısı 59,229 iken 2025 de bu rakam 428,267’ye çıkmış bulunuyor. Muhalif kesimlerin, iktidara yönelik her eylem ve söyleminin ceza ve tutuklamayla sonuçlandığı bir süreci yaşadık ve yaşıyoruz. İktidarın, gerilim üzerinden yürüttüğü bu kaotik ortamda, Kürt meselesini ülkenin iyi gitmeyen temel sorunlarından ayırarak nasıl çözecek, zor iş. Türkiye son on yılda, temel sorunlarının bütününde gerileme ve çıkmazlar yaşadı. AK Parti'nin iktidarda kalma hırsı, onu kuruluş felsefesinin dışında başka bir yöne gitmesine yol açtı.
Haziran 2015 genel seçimlerinde tek başına iktidarı kaybeden AK Parti’nin, MHP ile ittifakı yeni bir siyasal oluşuma yol açtı. Türk İslam sentezi ekseninde (İttihat Terakki’nin yeni versiyonu) hayat bulan cephenin ilk icraatı 1 Kasımda erken seçim kararı alarak Türkiye’yi genel seçime götürmek oldu. PKK’nin öz yönetim hamlesiyle onu aşkın İl ve İlçede başlattığı hendek eylemleri gerilimi ve çatışmaları en üst seviye çıkardı. Bu süreçte onlarca sivil katliam yaşandı. (Ankara Garı, Suruç, Ceylanpınar, hendek kazılan yerlerdeki sivil can kayıpları) Bunlar yaşanırken Kasım 2015 seçimleri AK Parti ve MHP ittifakını iktidara taşıdı. HDP Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması (PKK’nin hendek eylemlerine karşı çıkan Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması) ve tutuklanmaları, Demokratik Bölgeler Partisine (DBP’) ait 96 belediyeye kayyum atanması ve 67 belediye başkanının tutuklanması yeni yönetim anlayışının ipuçlarını verdi. Gülen cemaatinin başarısız darbe girişim sonrası çıkarılan OHAL de, parlamento dışında dar bir grup tarafından hazırlandığı anlaşılan anayasa taslağını 16 Nisan 2017'de halkoyuna sunulması ve mühürsüz oyların geçerli sayılmasıyla kabul edilen ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ son yıllarda yaşadığımız sorunların esas nedeni.
2018 genel seçimleri ile yürürlüğe giren yeni sistem, kişileri yetkin kılan, hesap verirliği eksik bir sistem olarak siyasal yaşamımıza girdi. 2018'den bu yana yürürlükte olan bu sistemin, kim veya kimler, hangi parti ve partiler iktidara gelirse gelsin tartışmalara yol açacak özelikler taşıyan bir sistem olduğu görüldü. Yetkilerin tek bir merkezde toplandığı, kurumların işlevsiz bırakıldığı, danışmanlar tarafından şekillendirilen ve otokrasiye yol veren bir yönetim anlayışı olarak siyasal yaşamımıza girdi. Kürt meselesi, hukuk, demokrasi, ekonomi, eğitim, sağlık, yoksulluk ve kurumsal işleyiş gibi birçok sorun da yaşanan aksaklık ve eksiklikler bu sistemden kaynaklanıyor. Anayasa ve yasaları kendi doğrularına göre yorumlayan ve uymayan bir yönetimden, bir biri ile ilintili Kürt meselesi ile demokrasi sorununun çözümünü beklemek doğru mu? Sorulması ve sorgulaması gereken soru bu.
2017 referandumu ile yürürlüğe giren bu sistemle, toplum yaşamını ilgilendiren sorunların tümünde, gerilemeler yaşandı. Yoksulluk arttı. Zenginler daha zenginleşirken yoksullar daha da yoksullaştı. Kadın cinayetleri her yıl diğer yılı aratacak şekilde hız kesmeden devam etti, ediyor. Uyuşturucu kullanımı çocuk yaşta olanlara kadar yaygınlaştı, çeteler arttı, çocukların tetikçi olarak kullanıldığı dönemlere geldik.
Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığında başka bir noktaya gelindi. Son dönemde karşılaştığımız, yargı kararları, yargının yürütmenin ne denli güdümünde olduğunu görmemize vesile oldu. CHP ve CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalarda yaşananlar (geçmişte HDP, BDP ve DBP siyasetçiler karşı kullanılan, bu günde CHP’li siyasetçilere karşı kullanılan itirafçı ve etkinlik pişmanlıktan yararlanmak isteyenlerin ifadelerine dayanarak açılan davalar.) yargıya karşı duyulan güvenin en alt seviyelere gelmesine yol açtı.
Bu sistemde, yargı muhalifleri tasfiye aracına dönüştürüldü. Bir hukukçu olan Ümit Kardaş’ın yazısı, hukukta geldiğimiz noktayı özetleyen iyi bir değerlendirme. ‘Cumhur ittifakınca desteklenen, gücü tek kişide cisimleştiren otokratik rejim; Mevcut anayasa dışına çıkmakla, anayasasız bir düzlemde meşru hukuk yerine gücün keyfiliğini ve zorbalığını ikame etmek, hak ve özgürlükleri askıya almakla, hâkimleri etkileyecek şekilde açık mesajlar vermekle, tavsiye ve telkinde bulunmakla ceza yargılama hukukunun tüm ilkelerini yok sayarak adil yargılama hakkını ihlal etmekle, özetle iktidarı antidemokratik şekilde kullanma sonucu meşrutiyetini kaybetmiş durumda.’ (1)
‘AKP, iktidarın kullanımındaki söz konusu ihlaller nedeniyle meşrutiyetini kaybederken, yapılacak ilk seçimlerde seçimin meşrutiyetinin olmayacağı kaygısını ciddi bir şekilde ortaya koyan fiiller işlemekte.’(1)
İstanbul Büyükşehir ve İlçe belediyelerine açılan davanın iddianamesi, istenen cezalar illeri sürülen savlar ve belgeler açısından inandırıcılıktan uzak bir noktada duruyor. İtirafçı, etkin pişmanlıktan yararlananların bilgilerine dayandırılan iddianamede, istenen cezalar da başka bir sorun. Davanın tutuklu sanıklarından Necati Özkan’ın deyimiyle ‘Dünya tarihinde herhangi bir kişi 25 asır hapisle cezalandırılmak üzere suçlandırılmış mıdır bilmiyorum. Ama başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere hepimize istenen cezalar (2352 yıl) tam da ‘patron çıldırdı’ der gibi. Yargının çıldırdığına delalet ediyor. (2)
31 Mart 2024 Yerel seçimlerinde İstanbul gibi birçok metropol kenti kaybeden AK Parti'nin seçim sonrası iktidar gücünü kullanarak başta İstanbul olmak üzere CHP ve DEM partili belediyelere yönelik operasyonlarının neyi amaçladığını henüz kavramış değiliz. Yolsuzluk mu, teröre destek mi veya en fazla görevden alınan İstanbul’daki belediyeler bakarak Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığını engelleme girişimi mi? Bunların hepsi olabilir. Yolsuzluk üzerinden belediyelere yönelen iktidarın 23 yıllık iktidar sürecinde yürürlüğe konan yasal düzenlemeler ve uygulamalar yolsuzlukların önünü açtı. Bütçenin ve Varlık Fonu’ndaki şirketlerin TBMM’nin denetiminin dışına çıkarılması ile İhale Kanununda yapılan nnlarca değişiklik yolsuzluğa yol verdi. Türkiye, mevcut haliyle yolsuzlukta Avrupa ülkeleri içerisinde birinci sırada yer alan ülke konumunda. Yolsuzluğa yol veren bu sistem var oldukça, iktidar hangi parti ve kişide olursa olsun usulsüzlükler var olacaktır. Rüşvet, usulsüzlük ve yolsuzlukları CHP’li belediyeler üzerinden yürüterek algı oluşturmaya çalışan iktidarın, toplum nezdinde bir inandırıcılığı olmadığı ortada. Ayrıca yolsuzlukla suçlanarak tutuklanan, CHP’li belediyelerin yolsuzluk yaptıklarına dair bir yargı kararı ve somut delil henüz ortada yok.
Ak Parti'nin İstanbul’daki belediyeleri yargı eliyle elde etmek istediğine dair değerlendirmelerden birisi de Berrin Sönmez’e ait. ‘İktidarın tek derdi Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olması değil. İBB rantına alışkın iktidarın biat edenleri beslediği hortumu kesmesiydi. (3) AK Parti iktidarı, 2016 dan bu yana kayyum atamayı çok olağanmış gibi topluma benimsetmeye çalıştı. Halkın seçtiklerini değiştirme hakkını kendinde gören bir anlayışın olduğu bir ülkede sivil anayasa ve demokrasiden söz ediliyor, çelişki burada.
Gelir dağılımındaki eşitsizlik, yoksulluğu artırdı. Gelir dağılımı istatistiklerine bakıldığında en yüksek gelire sahip %20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay %49,8 iken, en düşük % 20’lık grubun toplam gelirden aldığı pay %5,9 seviyesinde. (2023 verileri) Türkiye gelir dağılımı eşitsizliğinde Avrupa'da birinci sırada. Dünyada ise 130 ülke içerisinde 28 sırada bulunuyor. Veri Enstitüsü istatistikleri toplumun %70’şinin borçlu olduğunu gösteriyor. Bankalar Birliği'nin verilerine göre kredi ve kredi kartı borcu olanların sayısı 42,4 milyona ulaşmış durumda. İşçilerin milli gelirden aldığı pay azalırken şirketlerin payları arttı. İşsizlik artıyor, çocuk yaşta sigortasız, sendikasız çalıştırılan kişi sayısı ve iş kazalarında ölümler sürekli artıyor. Eğitim ve sağlık sorunlu, paralı hale dönüş yolunda. Kadın cinayetleri önlenemiyor. İktidar çözmesi gereken bu sorunlarla ilgilenmiyor, gündeminde de yok. Muhalefette bunları, çözümleriyle birlikte gündemine bir türlü almadı, alamıyor. İşin özü, Türkiye yasasız, kuralsız ve kurumsal işleyişten yoksun, gücü elinde tutanların istediklerini yapama özgürlüğüne sahip bir ülkeye dönüştü.
Başlıklar halinde belirtiğim, toplumun yaşamını direk ilgilendiren bu sorunlarda yaşanan gerilemeler toplumun, temel sorunlarda çözüme dair beklentileri ve umutları da önemli oranda ortadan kaldırdı. Bugün yaşadığımız sorun da tam da bu. Dış etmenlerden kaynaklı konjonktür veya içerde yaşanan ekonomik daralma nedeniyle, iktidar Kürt meselesini gündemine taşıma arayışına girmiş oldu. “Bu sorun Kürtlerin ulus olarak bir asırdır karşılaştığı haksızlık ve hukuksuzluklardan dolayı yapılmalıdır” diyen iktidar cephesi yöneticisi var mı bilmiyoruz, bu yönlü açıklama yapan bir siyası aktörle, (iktidar ve muhalefet cephesinde) henüz karşılaşmadık. Ağızlarda dolaşan tek söylem terörü sonlandırma söylemi. Şu ana kadar Kürtlerin demokratik talep istemlerine dair bir tek söylem ifade edilmedi. Çözüm bu mu?
İktidarın Kürt meselesine yaklaşımı, çözüm perspektifinin İmralı eksenli olacağı netlik kazandı. PKK ve DEM in de rıza gösterdiği bu sürecin neyi kapsayacağına dair açıklamalardan biri, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum'dan geldi. Bu güne kadar hukuk alanında yaptığı açıklamalarının tümüne yakını iktidar cephesinde kabul gördü ve uygulandı. Mehmet Uçum’ un Anadolu ajansı için 16 Kasım 2025 de kaleme aldığı ‘Terörsüz Türkiye’ye geçiş süreci ve Cumhuriyet tarihinde bir örnek 1239 sayılı kanun’ başlıklı yazısı, iktidarın çözüm için düşündüğü yol haritası olarak gündeme gelebilir.
‘Olaylar, dönemlerin dinamikleri ve özellikleri tamamen farklı olsa da Cumhuriyet tarihimizde hayata geçirilmiş bir geçiş süreci kanunu dikkat çekiyor.
1925 yılında ve devamında devlete karşı gerçekleştirilen ve suç olan çeşitli vakalardan sonra TBMM’de “1239 sayılı Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı İle Cezaların Tecili Hakkında Kanun” isimli bir düzenleme yapılmıştır. Kanun 14 Mayıs 1928 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmıştır.
Bu kanun dönemsel hukuki ihtiyaçlar açısından Cumhuriyet tarihimizdeki uygulamalardan biridir. Kanuna ilişkin Adalet Komisyonu tutanağında öncelikle bir af yapılmadığı vurgulanmıştır ancak mevcut mevzuattan beklenen gayeye ulaşılmadığı için özel bir düzenlemenin uygun görüldüğü belirtilmiştir. Buna göre hukuken kaçak olan özel ve doğal olmayan hadiseler veya Saiklerle doğru yoldan çıkmış ancak Cumhuriyet’e saygı gösteren ve memlekete faydalı olabilecek vatan evlatlarının bir müddet için takipten vareste bırakmak, kanunun amacı olarak ifade edilmiştir.
Altı maddeden ibaret bu kanunla hadiselere karışmış olanlar ile bu olayların başında 27 Kasım 1927 tarihine kadar geçen süre zarfında kanunda belirtilen İl ve İlçelerde işlenen suç ve kabahatler dolaysıyla sanık veya mahkûm olanlar hakkındaki soruşturmalar ve infazlar ertelenmiştir.
Ayrıca hâlihazırda hukuken kaçak olan ve kanunun yayım tarihinden itibaren üç aylık süre içerisinde başvuran sanık veya mahkûmların ertelemeden yararlanacakları düzenlenmiştir.
Erteleme kapsamındaki suçların tabi olduğu zaman aşımı süresinin yarısı kadar süre içerisinde suç ve kabahat işlemeyenlerin önceki, suçlarının da işlememiş sayılacağı öngörülmüştür. Aksi durumda Türk Ceza Kanununun cezaların içtimala ve tekerrür hükümlerinin uygulanacağı düzenlenmiştir.
1928 yılında TBMM’nin tek, özel ve geçici bir kanuni düzenlemeyi ihtiyaç olarak tespit edip bu kanunu çıkarması, önemli bir hukuk politikası olarak Cumhuriyet tarihimizde yerini almıştır. Bu tecrübe bugünkü geçiş süreci hukuku açısından en azından sürece özgü tek, özel ve geçici bir kanun yaklaşımına esin olacak özelliktedir.”
Uçum’ un bu değerlendirmesinden iktidar cephesinin, PKK’li tutsakları ve dışarda olanları kapsayacak bir yasal düzenlemeyi hedeflemiş görünüyor. Elbette içerde tutsak olan ve yıllardır evinden barkından ayrı yaşayan insanların yuvalarına dönmesi, sevindirici bir ve önemli gelişmedir. (Bunu çok değerli bulduğumu ifade etmeliyim.) Nasıl ki 1928 de yürürlüğe giren yasa, hapiste, dışarda ve mecburi iskâna tabi Kürtlerin evlerine geri dönmelerinden başka bir işlevi görmemişse, bu günde sadece PKK’li siyasileri kapsamayı hedefleyen böylesi bir düzenlemenin de kişilerin aileleri ile buluşmalarından başka bir işlevi olmayacağı yönünde. Sürecin nereye varacağını birlikte göreceğiz.
Kürtlerin ulusal demokratik hakları, 40 yıl içerisinde, Kürtlere yaşatılan acılar, mahkemelere taşınan ve zaman aşımına uğratılan onlarca katliam davalarında korunan, dokunulmaz kılınan sanıkları ne olacak. (Vartinis, Şırnak Giver, Başuke köyleri, Güçlü Konak, Cizre, Kızıltepe, Ankara, Kulp Jitem) Hiç bir şey olmamış mı diyeceğiz. PKK’ nin sivillere yönelik eylemleri (Başbağlar, Ankara Kumrular gibi eylemleri) bunları konuşmadan, yüzleşmeden, gelecekte benzer acılar yaşanmasın diye neler yapılmalıdır demeden yol alamayız. Sorunu, üstünü örterek geçmişte yaşananları unutalım, önümüze bakalım anlayışıyla çözemeyiz. Bu da legal zeminde ve sahada siyaset yürüten, siyasilerin toplumla tartışarak anlatarak yürüteceği bir zeminde yapılmalıdır.
Türkiye de son 10 yılda muhalefetin ana eksenini CHP ile DEM üstlenmiş durumda. Yanlışlıkları, doğruları ve eksiklikleri ile İktidara alternatif muhalif siyası aktör bu iki siyasal akım. 23 yıldır (özelliklede son on yıl) tüm hukuksuzluklarına, baskılarına ve ekonomik başarısızlıklarına rağmen iktidarda olmayı başaran AK Parti karşısında (2024 Yerel seçimleri hariç) bir başarı ve mevzi alamadı. Muhalefetin kendini sorgulaması, nerde eksik kaldım demesi gerekiyor. Ulusal ve uluslararası zeminde yaşanan değişim ve politikalara uyum sağlayamayan, geçmişten gelen program ve ilkeleri ile yol yürüyen, muhalefet istenen başarıyı elde edemedi.
CHP Kılıçdaroğlu döneminde Erdoğan’la kişiselleştirdiği siyaset yaklaşımı
üzerinden, günümüzde ise İmamoğlu’nun, Erdoğan’a karşı Cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden yürüttüğü politika ekseninde gidiyor. Bu politika dar bir zeminde, kişiselleştirilen bir yarıştan öteye gidemedi. İmamoğlu’nun uğradığı tüm hukuksuzlukları, haksızlıkları Cumhurbaşkanlığı adaylığından öte, sistemin yarattığı koşullarla ilintili olduğu bir türlü anlatılamadı. Yargı bu denli yürütmenin kontrolünde olmamış olsa İmamoğlu’na yapılanlar yapılmayacaktı. Hukuktan, ekonomiye ve demokrasiye tüm yaşanan sorunlara yol veren, denetlenmeyen, hesap verme yükümlülüğü olmayan bir sistemimiz var. Bunu öne çıkarıp bunun üzerinden politika yapma yerine sorunları parti ve kişilere bağlayarak politika yapmak ve 1920’li yılardan kalma ilkelerle yol yürümek CHP’ye kaybettirdi.
Muhalefetin önemli bir diğer partisi de DEM’dir. DEM, Kürt meselesi ve demokrasi ekseninde politikalar üreten, HEP’den günümüze gelen, kapatılan ve ağır bedeller ödeyen birçok partinin ve geleneğin temsilcisi olarak varlığını sürdüren bir partidir. Halktan Kürt meselesine ve demokrasiye yaklaşımını parlamentoya taşınma sözüyle, oy talep eden bir politika üretti. Kürt meselesinin TBMM bünyesinde konuşulmaya ve tartışılmaya başlandığı bir yılı aşkın sürede çözüme dair tek söylemi “muhatap Öcalan’dır, komisyon İmralıya gitsin, Öcalan’la görüşsün” doğrultusunda oldu. Öcalan’ın, siyası aktör olarak etkisi ve PKK üzerinde ki rolü bilinen bir olgu. Görüşleri İmralı heyeti tarafından iktidarın en üst düzey yöneticilerine kadar iletiliyor. Öcalan ile ilgili bu süreçte iktidar, Parlamento, İmralı heyeti ve halk nezdinde bilinmeyen kalmadı. TBMM bünyesinde grubu bulunan DEM’in takındığı tavır biraz eksik gibi. Sorunların çözüm yeri olarak gösterilen parlamentonun üçüncü büyük partisi olarak, Kürt sorunu, demokrasi ve hukuk konusunda topluma sunacağınız önerileriniz ne, bunları duymak oy veren vatandaşın hakkı. “Muhatap biz değiliz” demek, parlamentoda DEM’in varlığınızı tartışmalı hale getirir. Öcalan’ın da PKK’nın de görüşlerini alarak sorunu TBMM taşımak, tartışma zemini yaratmak, parlamento zemininde çözümler üretmek daha verimli ve sağlıklı olmaz mı? Sorunu toplumun tüm katmanlarına yayma yerine, gizli kapalı kapılar ardında yapmak çözüme katkı sunmaz. Ayrıca soruna taraf tüm Kürtleri, demokratları ve aydınları da kapsayacak bir zeminde yapmak, kalıcı çözüme yol açacaktır.
27.11 2025
Kaynaklar;
1- 14 Ekim 2025 Artı gerçek Trump’ın meşrudiyeti var mı ki!
2- 17 Kasım 2025 T 24 Cansu Çamlıbel röportaj
3- 28.10.2025 Medyascope 11 Yarı paketi; Rejim bulanık suda balık avlar.
Deng sayı:138
MAKALELER
2026-01-19Rojava Kürdistanı’nda kayıpların ardındaki üç temel dinamik
2026-01-18ABD’li senatörler, Ankara ve Şam’ın Kürtlere yönelik hamlelerini durdurabilecek mi?
2026-01-16Halep’ten Sonra
2025-01-13Bugün Değilse, Ne zaman?
2025-01-13Bütüncül Bir Yaklaşıma İhtiyaç Var
2025-12-21Kürt Meselesinde Silahların Susması Tamam da, Ya Gerisi?
2025-11-21Kürtlerin Haysiyet Meselesi; Rojava
2025-11-19Yaşam Çığlığı Olarak Özgürlük
2025-11-18Kayıp Akıl: Kürt Aklı
2025-11-18Suriye'de yanlışı Tekrarlamak
2025-11-19Bilimsel Sosyalizm: Tarihsel Gelişim, Eleştiriler ve Yeniden Yorumlama Denemesi
2025-11-06Ulusal Taleplerden “Cumhuriyetin Unsuru”na Dönüştürülen Bir Halk
2025-11-01Kürt Sorunu mu Çözülüyor, PKK mi Tasfiye Ediliyor?
2025-10-14Rojava’nın İdari ve Güvenlik Statüsüne Dair Mutabakat Taslağı
2025-10-12Peki, ya sonra? (*)
2025-09-29Büyük hırsızların “cumhuriyeti” veya sefaletin ekonomi politiği…
2025-08-30Solun Köklü Yanlışı: İşçi Sınıfı Merkezli Bakış ve Gelenek'in Gölgesi
2025-08-24Barzani Enfalı (**)
2025-08-08Bayram Bozyel: Silahsızlandırma Süreci Kürt Halkının Ulusal Haklarının Tanınmasıyla Tamamlanmalıdır
2025-08-08Sendikalara dair söylem ve gerçek!