2025-08-08
Yazının başlığı “sendikalar aslında kimin örgütü veya sendikaları sendikacılardan kurtarmak” da olabilirdi… Maalesef bu dünyada reel bir karşılığı olmayan şeylerin varlığına inanmak oldukça yaygın bir saplantıdır… Eğer sendikalar adına layık örgütler olsalardı, açlık sınırının altında işçi ücreti olur muydu? Gelir dağılımı adaletsizliği skandal boyutlara ulaşır mıydı? Demokrasi standartları yerlerde sürünür müydü?
1923-1947 aralığında Türkiye’de sendika (dernek) kurmak yasaktı. Emperyalistler arası savaş sonrasında Türkiye’nin egemenleri “Küçük Amerika olma” tercihi yaptı. 1947 yılında Cemiyetler Kanununda bir değişiklik yapılarak sendika kurmanın önü açıldı. Birçok işkolunda çok sayıda sendika kuruldu, fakat grev ve toplu iş sözleşmesi hakları yoktu. İçi boş kabuktular… 1952 yılında Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun kurulmasına izin verildi. Sendika yöneticileri ABD tedrisatından geçirildiler… 1963 yılında dönemin azınlık hükümetinin çalışma bakanı Bülent Ecevit işçilere grev ve toplu iş sözleşmesi, patronlara da lokavt hakkını tanıdı. 1967 yılında Türk-İş Konfederasyonundan ayrılan sendikalar, Devrimci İşçi Sendikalar Konfederasyonunu ‘DİSK’i kurdular. 12 Eylül NATO’cu, Amerikancı askeri darbe DİSK’i yasakladı, yöneticileri hapse atıldı. Tabii Kutsal Devletin ve sermayenin has örgütü olan TÜRK-İŞ’e dokunulmayacaktı… Üstelik TÜRK-İŞ’in genel sekreteri Sadık Şide askeri cunta hükümetinin çalışma bakanı yapıldı… Daha sonra kurulan HAK-İŞ ve Memur-Sen Konfederasyonları da sermayenin, devletin ve AKP’nin has örgütüdür…
Elbette gerçek sendika tanıma uygun sendikalar ve sendikacılar da var ama onlar istisnadır, devede kulak bile değildir… Malûm, ‘istisnalar kuralı doğrulmak içindir’ denmiştir… Sendikal örgütler bidayetten itibaren bürokratik yozlaşmayla malûldü… Rosa Luxemburg, “Bürokrasinin olduğu yerde her türlü canlı yaşam ölür” demişti… Aslında bizde sendikalar profesyonel sendikacıların, dolayısıyla sermayenin ve devletin örgütleridir… Sendikacılık bir meslektir... Sendikacılar asla direniş, grev istemezler, hak mücadelesi yapmak istemezler… Grev durumunda sendika fonlarının erimesini istemezler… Hayat standartları müsteşar-milletvekili maaşlarının üstündedir… Ortalama işçi ücretinin 20-25 katı maaş alanları vardır… Fakat hepsi o kadar değil, sendika fonlarını da kullanma yolu açıktır. Lüks makam araçları ve sürücüleri vardır… Dolayısıyla gelirleri sadece aldıkları ücretten ibaret değildir… Sözde asgari ücret pazarlığı yapanların aslında kimler olduğu, neyin pazarlığını yaptıklarının sorun edilmesi gerekmiyor mu? Siz hiç bu güne kadar ‘TÜRK-İŞ Konfederasyonu’ başkanlarının veya bağımlı sendika yöneticilerinin insanî-toplum sorunlarla ilgili bir çift söz söylediğini duydunuz mu?
Check-off sistemi de (sendika aidatlarının
işveren tarafından kaynağından kesilerek, ilgili sendikaya aktarılması) işçilerin
örgütlerine yabancılaşmasını kolaylaştırıyor. Aidatlar devlet tarafından ücretten
kesilip sendika bürokratlarına sunuluyor… Doğru hatırlıyorsam memur
sendikalarının aidatları devlet tarafından ödeniyor… Aidatlarının devlet
tarafından ödenen bir sendika olur mu? Boşuna “finanse eden yönetir” denmemiştir…
Bu yoz örgütlerin aslında neyin-kimin hizmetinde oldukları neden sorun edilmiyor, teşhir edilmiyor. Sendikalardaki yozlaşmanın başlıca nedeni profesyonelliktir. Herhangi bir işçi örgütüne [ve sol örgüte] profesyonellik musallat olduğunda, örgüte öldürücü bürokrasi virüsü de nüfûz etmiş demektir. Mesleği sendikacılık olan biri için asıl kaygı, kendi konumunu, statüsünü ve çıkarlarını güvence altına almaktır… Sendika büyüdükçe bürokrasinin gücü de artar.
Marx, Paris Komünü’yle ilgili bir
yazıda, sendikalardaki bürokratik yozlaşmaya karşı iki önlem önermişti: İşçi
örgütünde profesyonel olarak çalışanlara kalifiye bir işçinin ücretinden fazla
ücret ödememek ve sendika yöneticilerinin iki seferden fazla görev yapmasına
izin vermemek, rotasyon yoluyla bürokratik bir kastın oluşmasını
önlemek… Bugünün dünyasında bu önlemlerden birincisinin etkinliği
tartışmalıdır. Zira o dönemde ortalama işçi ücretleri sefalet ücretleriydi,
bugünkü seviyelerin çok altındaydı. İkincisi, sendika yöneticilerinin geliri
sadece aldıkları ücretten ibaret değildir. Sendikanın kaynaklarını ‘kollektif’
olarak tasarruf etme yolu da açık olduğu için, hayat standartları sıradan
işçiyle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir. Sendika fonlarını kolektif olarak
kullanarak reel gelirlerini yükseltmenin yolunu buluyorlar. İkinci önlem daha
etkili gibi görünse de bir başına bürokratik yozlaşmayı önlemenin garantisi
değildir.
Türkiye’de 30-40 yıl sendikacılık
yapanlar var. TÜRK-İŞ başkanı Ergun Atalay 43 yıllık sendika yöneticisi ve o
bir istisna değil… Bizde sol kesim sendikalardaki yozlaşmayı hiçbir zaman sorun
etmedi. “En kötü sendika bile sendikasızlıktan iyidir” safsatası geçerliydi… Osmanlı
İmparatorluğunda padişahların tahtta kalma aritmetik ortalaması 17 yıl 3 aydı…
Fakat bu durum sadece sendikacılar için geçerli değil… 25-30 yıl millet
vekilliği, oda, dernek başkanlığı yapanlar var. Belediye başkanlığı da
sayılırsa, R. Tayyip Erdoğan 27 yıldır yönetiyor… İşte size “Türk demokrasisinin”
manzarası… Bu sefil durum da sınıf mücadelesi zaafının, demokrasi
bilinci zaafının sonucu…
Siyasi partiler var, seçimler yapılıyor
diye bir rejim demokrasi olmuyor… Geride kalan dönemde rejim, “kazanılmış
haklar” temelinde değil, “bahşedilmiş haklar” temeli üzerinde yol aldı…Ama
artık yol alamıyor… Tam bir seçim ve temsil yanılsaması söz konusu…Hiçbir zaman
seçilenler seçenleri temsil etmedi… Onlar kimi temsil edeceklerini iyi biliyor…
Siyaset yapma tarzı da dahil, artık her
şeyin radikal değişikliğe uğratılması gereken zaman gelip çattı… Artık hiçbir
şey eskisi değil ve olmayacak… Bu aracın bu rotada yol alması mümkün değil… Türkiye
tam bir çöküş tablosuna hapsolmuş durumda… Emekçi halk çoğunluğu sahayı inip,
gereğini yapmadıkça, çöküş derinleşmeye, işler sarpa sarmaya devam edecek…
Artık “sayın seyirciliğin” sonu gelmiş olmalıdır…
Geride kalan dönemde bu ülkenin tüm
zenginliğini üreten ama ürettiğinden yeterli payı alamayan emekçi halk
sınıflarının sürece bilinçli müdahale etmesine, şeylerin seyrini değiştirmesine
bir engel yok… İnsan irade sahibi bir yaratık olduğuna göre…